10/10/2009 - DE Kİ: HERKES KARAKTERİNE GÖRE DAVRANIR. BİZ DE DAVRANMADAYIZ.
 ÂYET: DE Kİ: HERKES KARAKTERİNE GÖRE DAVRANIR. BİZ DE DAVRANMADAYIZ.
HADİS: ALLAH'IN AHLAKI İLE AHLAKLANIN. Yukarıda sözü edilen 'karakter'in sözlük anlamı: 1. Bir kişi ve topluluğun ayırıcı mânevi vasıflarının tamamı, seciye. 2. Ayırıcı vasıf. 3. Huy,tabiat 4. Çeşit, cins.{Allah Tealâ yarattığı her çeşit hayvana da birer huy, tabiat, karakter belirlemiştir. Örnek: Köpeğin tabiatında korumak ve saldırmak vardır, aslan yırtıcı parçalayıcıdır, yılan sokup zehirler,vs.} Karakter kelimesinin manasını kapsayan ifadeler arasında; 'Huy' kelimesinin manâsı olan 1. Yaratılıştan olan karakter, aslî tabiat, seciye, mizaç, natura 2. Alışkanlık, âdet, itiyat. 3. Ahlâk. Ahlâk...ise o halde şöyle düşünebiliriz: ''De ki: Herkes karakterine(ahlâkına) göre davranır. Biz de davranmadayız.'' Ahlâk kelimesinin sözlük anlamı: 1. Huylar, tabiatlar. 2. İnsanın yaradılışından gelen ve cemiyet içinde yaşanarak kazanılan iyi ve güzel huylar. 3. İnsanın yaradılışından gelen özellikler ile Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Şerif'te sınırları çizilen, insanların iyiliğini ve mutluluğunu hedef alan kaidelerin hayata geçirilmesiyle kazanılan iyi ve güzel davranışlar bütünü. {Bizim ahlâkımız hürmet, hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlâkıdır_Topçu} ' Seçme Hadisler' adlı kitapta ''Güzel ahlâk Allah'ın yüce ahlâkıdır''{Hadisi, Taberânî, Kebir ve Evsat'ında rivayet etmiştir.}Et- Tergib ve't- Terhîb, Kahire 1933,c. IV,s. 185. Yine bir hadiste; ''Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın.''buyrulur. Buna göre: Ekranları parselleyen kelâmcılardan bir kimse çoğu söylemleri takdire şayan da olsa o,kendine yöneltilen sorular arasında yer alan 'Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın.' açılımı için üzülerek söylüyorum yakışıksız olarak cevaben dedi ki: 'Ben bu sözü hadis olarak saymıyorum. Çünkü, ahlâk kavramı yaratılmışlarda olur. O halde bu bir deyimdir. Oysa gerçekte hal böyle olmayıp yukarıda sözü edilen açıklamalar ışığında Kur'an'a dayanılarak gerçekle gelen vahiyler arasında yer alan Allah Tealâ'nın kutsal vahyi olan ''De ki: Herkes karakterine (yani huy ve tabiatına, ahlâkına) göre davranır. Biz de davranmadayız.'' sözüne binaen 'Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın.'sözü de gerçekte bir hadistir ve öyle de olması gerekmektedir. O,Allah, herkesin faydalanması maksadıyla birtakım emir ve yasaklarına uyulmasını emreder. Kur’an-ı anlayan bir kişi nasıl bir ahlâka sahip olması gerektiğini zaten kavrar.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/2/2009 - DİLİN AFETLERİ
DİLİN BÜYÜK TEHLİKESİ VE SUSMANIN FAZİLETİ Allah Teâlâ Kur'an'da 'O gün, Kıyamet uzuvları aleyhlerinde tanıklık edecektir' buyurmadadır. Dil de bir uzuv olduğuna göre; onun, iyi ve da şer işlerinden hesap sorulacaktır. Dilin tehlikesi büyüktür. Onun tehlikesinden kurtuluş ancak susmakla mümkündür. Hadisler Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Susan kurtulmuştur!(Tirmizî) Susmak, hikmettir. Susan ise pek az!...(Deylemî) Ukbe b. Âmir der ki: 'Ey Allah'ın resûlü! Kurtuluş nedir?' dedim, Hz. Peygamber cevap olarak şöyle dedi: 'Dilini koru! Evinden çıkma! Günahın için ağla!' (Tirmizî) Resûlullah şöyle buyurmuştur: 'Size ibadetin en kolayını ve beden için en rahatını haber vereyim mi? Susmak ve güzel ahlâktır. [Müslim, Buharî,(Saffan b. Selim'den)] Bir göçebe Hz. Peygamberin huzuruna geldi ve dedi ki: 'Beni öyle bir ibadete muttali et ki cennete girmeme vesile olsun!' Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Aç kimseye yedir, susuza içir! İyiliği tavsiye et! Kötü, şer işleri yasakla! Eğer gücün buna yetmiyorsa -iyilik hariç- dilini tut! [İbn Hibban, Taberânî, Evsat] -dilini tut böyle yapmakla şeytanı mağlup edersin. [İbn Ebî Dünya] Allah Teâlâ her konuşanın dilinin yanındadır. Bu bakımdan ne söylediğini bilen kişi Allah'tan korksun! Müslüman kimseyi susmuş ve vâkur gördüğünüz zaman ona yaklaşınız! Çünkü o, hikmeti telkin eder [İbn Mâce] SORU: SUSMANIN BU BÜYÜK FAZİLETLERİNİN SEBEBİ NEDİR? CEVAP: DİLİN AFETİ İNSANIN ÖZELLKLE AHİRETE YÖNELİK EN BÜYÜK KURTULUŞ VE ONGUNLUĞUNU ENGELLEYECEK OLAN KÖTÜ,ŞER İŞLERİNİN ÇOKLUĞU OLMASI NEDENİ İLEDİR. O afetler; yanlışlık, yalan, gıybet [dedikodu], riya, münafıklık, fâhiş konuşmak, çekişmek, tartışma, nizâ, nefsini yani kendini temize çıkarmak, bu vesile ile hasmını aşağılamak, hasmı hakkında veya diğer hususlarda hakikate ilavelerde bulunmak veya hakikatten, gerçeklerden eksiltmek, bâtıla dalmak, başkasıyla kavga etmek, fuzulî konuşmak, gerçeği hakkı tahrif etmek, halka eziyet etmek veya halkın namusuna saldırmaktır. İşte dil hakkındaki afetler (kötü,şer işler) çoktur. Bunlar dile ağır gelmezler. Kalpte bunların tatlılığı, şirinliği, lezzet ve zevki vardır. Nefis ve şeytan insanı bunlara itelemektedir. Susmakta ise-bu faziletle beraber- himmetin derli toplu bulunması, vakarın devam etmesi, fikir, zikir [Allah'ı anmak], ibadet için boşalmak, dünya hakkında konuşmanın mesuliyetinden selâmette kalmak ve ahirette hesabını vermekten kurtulmak gibi iyi hasletler vardır. Allah şöyle buyurur: (İnsan) Hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapt eden (bir melek) hazır bulunmasın. (Kâf/18) Susmaya devam etmenin faziletine bir şey işaret eder. Konuşma dört kısımdır. 1- Katıksız zararlı. 2- Ne zararı ve ne de faydası olan konuşmalar. 3- Hem zararlı, hem faydalı. 4- Katıksız faydalı. 1-Katıksız zarar olan kısma gelince mutlaka susmak gerekir. 2-Ne faydalı nede zararlı olan konuşmaya gelince, bu fuzulî, boş gereksiz konuşmadır. Zamanın zâyi edilmesi de zararın özellikle ahirette hüsrana uğramanın ta kendisidir. 3- Hem zararlı, hem faydalı olan konuşmanın içinde tehlike vardır;çünkü bu kısım içine riyanın inceliklerinden aşırı süslü, yapmacığa kaçma, nefsi, yani kendini temize çıkarmak ve fuzulî, boş konuşmak gibi günah olan şeyler karışır. Öyle bir karışır ki, idrak edilmesi, anlaşılması pek günah olan şeyler karışır. Onun faydası, zararını karşılayamaz. Bu nedenle kişi böyle bir konuşma ile kendini tehlikeye atmış olur. Meselâ kişi kendi gözüne saplanan elektrik direğini görmez, mümin kardeşinin gözündeki çöpü görür ve gözündeki elektrik direğine rağmen uzanır, kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmakla meşgul olur. Bu bakımdan elimizde dördüncü kısım kalıyor. O halde konuşmanın dörtte üçü düştü, dörtte biri kaldı. O da katıksız faydalı konuşmadır. Rabbin emirlerindendir. Daima Allah'ı anmak, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmek, yoksulu doyurmaya teşvik etmek, yetim hakkı gözetmek gibi hususlardır. Hz. Peygamberin bu hususta söylediği en keskin ve şaşmaz şu sözüdür: ''Kim susarsa kurtulur''. (Tirmizî'den) Boş Konuşmalar Yapmak Senin en güzel halin; dedikodu, söz taşımak, yalan, çekişmek, ağız dalaşı, ve benzeri kötü, şer işlerden korunman, ancak mübah olup ne sana ne de bir müslümana zararı olmayan şeyler hakkındaki konuşmandır. Çalıştırdığın dilinden de sorumlu olursun. Senin için daha hayırlı olanı (ahiret hayatını) az ve çabuk geçen bir şeye (dünya hayatına), değiştirmiş olursun. Nitekim Allah Teâlâ Kur'an'da 'Allah'ı anın ki kurtuluşa eresiniz' ve 'Ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anın' ilâhi emri gereğince eğer sen konuşmaya sarf edeceğin zamanını düşünceye, Allah yolunu tefekkürle akletmeye harcadığın takdirde, düşünce anında faydası pek büyük olan ilâhi rahmetin esintilerinden biri çoğu zaman senin için açılabilir. Eğer kelime-i tevhidi söylersen, Allah'ı anar ve tespih edersen senin için daha hayırlıdır. Kulun sermayesi vakitleridir. Vaktini fuzuli şeylere sarf ettiği zaman, o vakitlerde ahirette kendini kurtarıcı bir sevabı edinmediği takdirde sermayesini zayi etmiş olur. Hal böyle olunca da hüsrana uğrayanlardan olması kaçınılmaz demektir. Enes der ki: ''Bizden bir genç Uhud Savaşı'nda şehit oldu. Baktık ki onun karnının üzerine, açlıktan dolayı bir taş bağlıdır. Annesi, yüzünden toprağı silerek şöyle dedi: ''Cennet sana afiyet olsun ey oğlum!'' Bu sözü dinleyen Hz. Peygamber şu karşılığı verdi: Sen cennetin ona âfiyet olacağını nereden biliyorsun? Oysa o boş, gereksiz konuşmalar yapardı. Kendisine zarar vermeyeni menederdi.! Hz. Peygamberin böyle söylemesinin nedeni ise Allah adına konuşarak, onun tasarrufu hakkında hüküm ile karar vererek Allah adına yalan uydurabileceği söz konusu olduğu içindir. Peygamberin sözünün sonunda 'Kendisine zarar vermeyeni men ederdi'' kısmına gelince bir yerlerde kendine zararı dokunmadığı takdirde kötülük de işlense onu umursamayan bir genç olduğu anlaşılmaktadır. Oysa Allah, yaratılmış her can için Kur'an-ı Kerim emir ve yasakları çerçevesinde onların hak ve hukukunu ve sabrı tavsiye etmeyi emretmede ve bunun dışında kalanların ahirette hüsrana uğrayacaklarını bildirmededir. Hadisten çıkan mana şudur: Cennet ancak hesaba çekilmeyen bir kimse için hazırlanmış olur. Boş ve gereksiz konuşan bir kimse ise, her ne kadar konuşması ne sevap ve ne de günah bir konu hakkında ise de bu konuşmasından dolayı hesaba çekilir. Bu bakımdan, hesapları tartışmalı geçeceğinden ve tartışmalı hesaplarında bir tür azap olması nedeniyle bu gibilere cennet hazırlanmaz. Kulun sermayesi vakitleridir. Vaktini fuzuli şeylere harcadığı zaman o vakitlerde ahirete azık olacak bir sevabı edinmediği takdirde sermayesini zayi etmiş olur. Muhammes b. Ka'b'dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: ''Bu kapıdan ilk içeriye giren cennet ehlinden bir kişidir''. Bunun üzerine Selman'ın oğlu Abdullah, kapıdan içeri girdi. Ashab-ı kirâmdan bir grup Abdullah'ın yanına gittiler. Ona hadiseyi anlattılar ve dediler ki: ''En fazla güvendiğin ve bu sevaba erişmene vesile olabileceğini umduğun işlerini bize haber ver!''. Bunun üzerine Abdullah dedi ki: ''Ben muhakkak zayıf bir kimseyim. Allah'tan umduğum en kuvvetli amelim, göğsümün selâmeti, sükûnetim ve boş konuşmayı terketmemdir.'' Fuzulî Konuşmak/Sözü Uzatmak Atâ b. Ebî Rebah der ki: ''Sizden öncekiler, fuzuli konuşmayı çirkin görürlerdi. Allah'ın Kitabı, Hz. Peygamberin sünneti, iyiliği emir ve tavsiye, kötülükten alıkoymak veya zaruri ihtiyaç dışında konuşmak hariç, bunun dışında kalanları fuzuli sayarlardı. Ashab'dan biri şöyle demiştir: ''Biri benimle konuşmak istediğinde, onunla konuşmak, soğuk suyun susamış bir kimsenin hoşuna gitmesinden daha çok hoşuma gider. Fakat fuzuli konuşma olur düşüncesiyle konuşmayı terkediyorum. Künyesi ebu Abdullah olan ve şâyân-ı itimad sahibi bir zat olan Mutarrıf şöyle demiştir: ''Allah'ın celâli, korku ve azabı kalbinizde büyük olsun! Bu bakımdan Allah Teâlâ'nın ismi celîlini köpeğe veya merkebe veya kızdığınız bir hayvana 'Ey Allahım onu mahrum et!' sözünüz gibi sözlerle veya lânetle anmayın!' Nitekim Peygamber (s.a.v) lânet edilen bir deveye bir daha asla binilmemesini o hayvanın serbest bırakılmasını emreylemiştir. Bunlar günahtır.Bil ki kötü ve fuzuli konuşma, bazen zaptedilmeyecek kadar çoktur. Hatta mühim olanı Allah'ın kitabında mahsurdur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır bulunmaz. Ancak yoksula yardım etmeyi veya insanların arasını düzeltmeyi emreden müstesna! [Nîsâ/114] Sözünün fazlasını söylemeyen, malının fazlasını Allah yolunda harcayan bir kimseye cennet vardır. [Beğâvî, İbn Hanî, Beyhakî] İnsanlar bu husustaki işi nasıl da tersine çevirmişlerdir! Allah ve Hz. Peygamberin dediğinin tam aksine, mallarının fazlasını depo etmiş, biriktirmişler, sözlerini ise serbest bırakmışlardır. Mutarrıf b. Abdullah babasından şöyle rivayet ediyor. Babası şöyle anlatmış: Benî Amr kabilesinin bir grubu ile beraber Hz. Peygamberin huzuruna geldim. O grup peygamber'e şöyle hitap edip: 'Sen bizim babamızsın, efendimizsin. Sen fazilet bakımından bize bizden daha faziletlisin. Sen cömertlik bekımından bizim için bizden daha cömertsin. Sen bembeyaz bir kâsesin. Sen şöylesin, sen böylesin' gibi övgülerde bulundular. Hz. Peygamber bunun üzerine şöyle dedi: 'Sözünüzü söyleyiniz! Sakın şeytan sizi dalâlete düşürmesin. [Ebu Dâvud, Mesaî] ve yine ''Bir kimse çocuğuna gel, sana şunu şunu vereceğim dese ve söylediğini yapmazsa yalancılardan yazılır ve kişi, yalan söyleye söyleye cehennemliklerden yazılır.'' Mücahid şöyle dedi: 'Mutlak konuşmalar yazılır. Hatta kişi çocuğuna 'sana şunu şunu satın alacağım' deyip almazsa yalancılardan yazılır. Hasan Basrî şöyle demiştir: Bir kişi, Hz Peygamberin yanında fazla konuştu. Peygamber kendisine şöyle sordu: Senin dilinin önünde kaç perde vardır? Dudaklarım ve dişlerim vardır! Acaba o perdelerde konuşmanı azaltacak bir güç yok mudur? [Îbn Ebî dünya] Bir rivayette Hz. Peygamber bunu, kendisini öven bir kişi hakkında söylemiştir. Çünkü Hz. Peygamberi öven bu kişi, konuşmasında aşırı bir şekilde abartarak sözü uzatmıştı. Sonra Hz. Peygamber şöyle dedi: ''Bir kişiye dilindeki fazlalıktan daha kötü, şerli bir şey verilmemiştir.'' Ömer b. Abdülaziz şöyle der: 'Beni çok konuşmaktan alıkoyan şey böbürlenme korkusudur.' Ebu Derdâ (r.a) çenesi düşük bir kadını gördüğünde şöyle dedi: 'Eğer bu kadın dilsiz olsaydı, onun için daha hayırlı olurdu'. Bâtıla (yanlış ve kötü olana) dalmak Günahlar hakkında konuşmak demektir. Kadınların, içki meclislerinin, fasıkların makamlarının, zenginlerin refahının, saltanat ve emir makamındakilerin diktatörlüğünün, çirkin merasimlerinin ve çirkin durumlarının hikâyesi gibi...Bu konulara dalıp onlara imrenme sebebiyle anlatmak helal değil haramdır. Seni ilgilendirmeyen konuda konuşmak veya seni ilgilendiren konuda gereğinden fazla konuşmaya gelince bu durum,susmanın yanında daha iyi kısmı terketmektir. Fakat buna rağmen bu tür konuşmada haramlık yoktur. Yine de kendisini ilgilendirmeyen bir konuda fazla konuşan bir kimsenin, sonunda bâtıla dalmayacağından emin olunamaz; çünkü insanların çoğunun konuşması, halkın namusunu çiğnemek, bâtıla dalmak veya bâtılın diğer türlerini işlemek suretiyle meyvelenmenin ötesine gitmez. Bâtıldan korunmak ise ancak din ve dünyanın önemli meselelerinden kişiyi ilgilendirdiği kadarı ile yetinmekle mümkün olur. Yine de birtakım kelimeler vâki olur. O kelimeleri konuşan, onları önemsemez fakat o kelimeler onu helâk etmeye sebep olur! Bilâl b. Hars Hz. Peygamberin (s.a) şöyle dediğini nakleder: 'Kişi, Allah'ın rızasına uygun bir kelime konuşur, o kelime sayesinde varmış olduğu makama varacağını sanmaz. Dolayısıyla Allah Teâlâ o kelimeden ötürü rızasını kıyamete kadar o kimse için yazar. Kişi Allah'ın azabını hak eden bir kelime konuşur, o kelimeden dolayı felâkete uğrayacağını sanmaz ve böylece Allah Teâlâ onun üzerine o kelimeden dolayı kıyamete kadar gazabını yazar'. [İbn Mâce, Tirmizî] Alkame şöyle derdi: 'Konuşacağım nice şeyler vardır ki Bilâl b. Hars'ın ilettiği hadis beni o konuşmalardan menetti'. Kişi bir kelime söyler, o kelime ile yanında oturanları güldürür ve o kelimeden dolayı Süreyya'dan daha uzak bir mesafeden cehenneme düşüp yuvarlanır. [İbn Ebî dünya] Selmân-ı Fârisî der ki: 'Kıyamet gününde insanların en günahkâr olanları, dünyadaki konuşmalarında Allah'a en fazla isyan edenlerdir.' İbn Sirîn şöyle demiştir: ''Ensâr-ı Kirâmdan bir kişi bu tür insanların yanından geçerken onlara (kalkın) abdest alın! Muhakkak sizin söylediklerinizin bir kısmı abdestsizlikten daha şerlidir' derdi. Çekişmek Çekişmek dilin afetlerindendir. Allahü Teâlâ tarafından Kur'an'da emredildiği üzere çekişmek yasaklanmıştır. Zira çekişmek, başkasını susturmak, âciz bırakmak, konuşmasını tenkit suretiyle onun değerini düşürmek, o kişiyi kusurlu bulmak ve onu cahilliğe nispet etmekten ibarettir. Çekişmenin alâmeti, hakka dikkat çekerken karşıdakinin hoşuna gitmeyecek şekilde yapılmasıdır. Şöyle ki, muhatabın hatasını açıklar. Bunu da karşısındakinden üstün olduğunu ve muhatabının da değersiz ve eksik olduğunu açığa vurmak için yapar. Bu tür çekişmeden, sustuğu takdirde günahkâr olmayacağı her tür tartışma ve münakaşadan kaçınmakla kurtulunabilir. İnsanı bu tür çekişmeye teşvik eden şey ise, ilmini ve faziletini göstermek suretiyle üstünlüğünü ispat etmek ve başkasının eksikliğini göstererek ona hücum etmek hevesidir! Bunların ikisi de nefsin gizli ve pek kuvvetli iki şehvetidir. Faziletini göstermeye gelince, bu kendini büyük gösterme kabilindendir! Bu tezkiye, kişide bulunan büyüklük davasının gereğidir. Oysa bu nitelik rubûbiyet sıfatlarındandır! Başkasını eksik ve düşük göstermeye gelince, bu da yırtıcılık tabiatının gereğidir. Çünkü bu tabiat yırtmayı, vurup kırmayı, eziyet etmeyi ister. İşte bu iki sıfat kötü, şer ve helâk edicidir. Bu iki sıfatı çekişmek takviye etmektedir. Çekişmek bir başkasını üzmekten asla uzak değildir. Öfkeyi kabartmaktan, kendisine itiraz edilen kişinin konuşmasını -ister hak, isterse bâtıl olsun- mümkün olduğu şekilde takviye etmeye teşvik etmekten uzak değildir! Kendisine itiraz edilen kişi aklına gelen her şey ile itiraz edeni tenkit eder. Böylece iki tartışmacının arasında şiddet gittikçe kızışır. Tıpkı birbirine hırlayan iki köpeğin arasındaki sürtüşmenin kızışması gibi... Onların herbiri diğerini ısırmaya fırsat kollar. Ceza bakımından daha büyük ve arkadaşını susturmak hususunda daha kuvvetli çıkışlara yeltenir. Bunun tedavisi ise, kendi faziletini belirtmeye zorlayan, başkasını kusurlu ve eksik göstermeye iten yırtıcılık sıfatını kırmaktır. Kim bir müddet mücadeleyi âdet edinirse ve halk da onu överse ve bundan dolayı nefsinin aziz olduğunu ve halk tarafından kabul edildiğini görürse, o kimsede bu helâk edici sıfatlar kuvvet bulur ve öfke, kibir, riyâ, makam sevgisi ve faziletten dolayı aziz olmak gibi kötü sıfatlar kendisinde toplandığı zaman onlardan kurtulmaya gücü yetmez. Bu sıfatlarla teker teker mücadele etmek bile güç olduğu halde acaba tümüyle birden nasıl mücadele edebilir? Rivayet ediliyor ki Ebu Hanife (r.a) Dâvud et- Tâî'ye şöyle sordu: Sen neden inzivaya çekilmeyi seçtin? Çekişmeyi terk etmek suretiyle nefsimle mücadele etmek için inzivayı seçtim. Meclise gel! Söylenilen sözü dinle! Konuşma! Ben bunu yaptım! Bana bundan daha güç gelen bir mücahade görmedim. Gerçek de Dâvud'un dediği gibidir. Çünkü başkasının yanlışını gören bir kimse, o yanlışı düzeltmeye ve belirtmeye gücü olduğu halde, orada sabretmesi cidden zordur ve bunun için de Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Kim haklı olduğu halde tartışmayı terk ederse, Allah ona cennetin en yücesinde bir ev bina eder. Putperestlik ve sarhoşluk veren içkiden sonra Rabbimin beni nehyettiği ilk şey çekişmekten sakındırmak olmuştur. [hadis- İbn Ebî dünya, Taberânî, Beyhakî, (Ümmü Seleme'den) Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Ehl-i kıble hakkında dilini tutan bir kimseden Allah razı olsun. Ancak bildiğini sözlerin en güzeli ile söyleyebilir. (İbn Ebî dünya)Hişam b. Urve der ki: 'Hz. Peygamber bu hadisi yedi defa tekrar etti.' Kim haklı olduğu halde çekişmeyi terk ederse, onun için cennetin en yüce yerinde bir ev bina edilir. Haksız olduğu halde çekişmeyi terk eden bir kimse için ise, cennetin orta yerinde bir ev bina edilir. [hadis-i şerif] Çekişmeyi, tartışmayı terkediniz; çünkü tartışmanın hikmeti anlaşılmaz, fitnesinden de emin olunmaz! [Hadis-Tirmizî'den] Allah (c.c) doğru yolu nasip ettikten sonra çekişmeye dalan bir kavim, dalâlete sapmış demektir. (Tirmizî, ebu Umâme'den) Haklı da olsa kul, çekişmeyi bırakmadıkça iman hakikatini kemâle erdiremez. [İbn Ebî dünya] Ömer b. Abdülaziz şöyle demiştir:'Kim dinini husûmet ve tartışmaya maruz bırakırsa, o fazlasıyla değiştirmeye muhtaç olur! Mâlik b. Enes (r.a) şöyle demiştir: 'Dinde çekişme yoktur'. Yine şöyle demiştir: 'Çekişmek, yani tartışmanın neden olduğu mücadele kalpleri katılaştırır, kin ve nefret doğurur.' Lokman Hâkim oğluna şöyle demiştir: 'Âlimlerle tartışma, sana karşı soğuklaşırlar.' Bilâl b. Sa'd şöyle demiştir: ' Kişiyi konuşmada fazla inatçı, çekişmeci veya görüşünü beğenmiş olarak gördüğün zaman bil ki onun zararı zirveye ulaşmıştır'. Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Eğer kardeşim bir nar hakkında 'o tatlıdır' dese, ben de 'hayır, ekşidir' desem mutlaka gidip beni sultana şikayet eder!' İbm Ebî Leylâ şöyle demiştir: 'Ben kesinlikle arkadaşımla çekişmem! Çünkü onunla çekiştiğim takdirde ya onu yalanlayacak ya da kızdıracağım. (İkisi de mahzurludur)'. Ebu Derdâ şöyle demiştir: Devamlı çekişme ortamı yaratman günah olarak sana yeter'. Nitekim Aişe (r.a) Hz. Peygamberin şöyle dediğini naklediyor: Allah katında erkeklerin en sevimsizi, münakaşada ısrar edenidir. [Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî] Husumet (Düşmanlık) Düşmanlık da kötüdür. Husumet, çekişmekten daha ileridir. Deniliyor ki: Muttaki bir kimse, din hususunda hiçbir zaman düşmanlık etmez. Kim ilimsiz olarak bir husumette mücadele ederse, o mücadeleden vazgeçinceye kadar Allah'ın öfkesine maruz kalır'. Seleften biri şöyle demiştir: 'Düşmanlıktan sakın' Çünkü husumet, dini mahveder'. Soru: Bir kimse haksızlığa uğradığında, hakkını aramak ve korumak için elbette dâva etmesi gerekir. Bu bakımdan bu kimsenin hükmü ne olur ve bu kimsenin husumeti nasıl kötü olabilir? Cevap: Bu kötüleme, bâtıl yolda ve ilimsiz düşmanlık besleyenleri kapsamaktadır. Çünkü hakkını almak isteyenin vekili durumundaki kişi, meseleyi bilmeden ve hakkın hangi tarafta olduğunu öğrenmeden önce -hangi tarafın olursa olsun- bir tarafın vekili olur ve ilimsiz onu savunur. Aynı zamanda bu kötüleme, hakkını arayıp ihtiyaç kadarıyla yetinmeyen, düşmanlıkta ısrar ve inat gösteren, bu ısrar ve inadı eziyet vermek için yapan kimseleri de kapsar. Bu hüküm, eziyet veren sözleri, delil olmadığı ve hakkın açığa çıkmasında bir yarar sağlamadığı halde söyleyen kimseleri de kapsar. Hasmını mağlup etmek ve kırmak için sadece inattan dolayı düşmanlığa yeltenen ve aynı zamanda mahkemelik olan malı çoğu zaman hâkir görüp de iltifat etmeyen bir kimse de bu zemmin şümulüne dahildir. Halkın arasında bazı kimseler vardır. Açıkça şöyle söyler: 'Benim maksadım hasmımın inadı ve onun mürüvvetinin kırılmasıdır. Eğer ben ondan bu malı alıp kuyuya atsam bile önemi yoktur!' İşte böyle diyen bir kimsenin maksadı inatçılıktır, düşmanlık ve ısrardır. Bu ise gerçekten kötü bir şeydir. Gereğinden fazla inat, ısrar ve eziyet maksadı olmaksızın sadece şer'i yoldan delil getiren mazluma gelince, onun yaptığı haram değildir. Fakat en güzeli husumeti -mümkün olduğu kadar- terk etmektir. Çünkü husumette dili zapt etmek ve normale döndürmek zordur. Husumet, göğsü alevlendirir, öfkeyi kabartır. Öfke harekete geçtiği zaman düşmanlık konusu olan şey unutulur. İki hasmın arasında ancak kin ve nefret kalır. Hatta onların her biri diğerinin kötülüne sevinir. Sevindiğine de üzülür ve biri diğerinin hakkında dilini alabildiğine serbest kullanır. Bu bakımdan kim husumete başlarsa, tüm bu mahzurlara kendini mâruz bırakmış olur. Husumet her şerrin başlangıcıdır. Çekişmek de böyledir. Zaruret haline gelse bile dilini ve kalbini hasmının sürçmelerini takip etmekten kendini tutması uygun olur. Husumette kişinin elinden giden faydanın en azı, güzel konuşmak ve güzel konuşma hakkında verilen sevaptır; çünkü güzel konuşmanın en az derecesi hakkında sağlanacak başarıdır. Husumet yapan kişi daha iyiyi terk etmiş olur. Konuşmayı tenkit etmek ve kısacası; muhatabı cahillikle itham etmek veya yalanlamak olan itiraz etmekten daha sert bir şey yoktur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Güzel konuşma ve yemek yedirme, cennette sizi mekan sahibi kılar. [Taberânî, Evsat, (Câbir'den)] Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Onlara (insanlara) sözün en güzelini söyleyiniz. (Bakara/83) Cennette bir kısım köşkler vardır. Onların dışı içinden, içi de dışından görünür. Allah o köşkleri yemek yedirenler ve yumuşak konuşanlar için hazırlamıştır. [İbn Ebî dünya] Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Güzel söz sadakadır. [Müslîm] 'Bir hurmanın yarısı ile de olsa ateşten korununuz. Eğer hurmanın yarısını bulamazsanız güzel bir söz ile korununuz.'[Müslîm (Ebu Hüreyre'den)] Konuşmada Tekellüfe Kaçmak Konuşmada, ağzını eğip-bükmek, fasih ve secî'li konuşacağım diye yapmacık hareketlerde bulunmak, konuşmasına kadın ve sevgiden bahsederek giriş yapmak ve hatiplik iddiasında bulunup fesahat gösterisinde bulunanların âdetlerinde cereyan eden usullerle gösteriş yapmaktır. Bütün bunlar kötülenmiş ve soğuk görülmüş zorlama türündendir. Hz. Peygamber onun hakkında şöyle buyurmuştur: Ben ve ümmetimin muttakîleri gösteriş için zorlanmaktan uzağız. [Dârekutnî, İfrad, (Hz. Zübeyr'den merfu olarak] Benim için en sevimsiz ve meclisimden en uzak olanınız ağzını eğip bükerek edebiyat yapmak için kendini zorlayanlardır. [İmam Ahmed,(Ebu Sa'lebe'den) Ümmetimin şerlileri,kötüleri o kimselerdir ki bol nimetlerle gtdalanıp, yemeklerin her çeşidini yerler, elbiselerin her rengini giyerler ve ağızlarını eğip-bükerek konuşurlar. [İbn Adîy, Beyhâkî, İbn Asâkir'den] Ömer (r.a) şöyle demiştir: 'Çene çatlatarak deve kükremesi gibi konuşmak şeytandandır'. Amr b. Sa'd, babası Sa'd'a gelerek bir ihtiyacını istedi. Bu münasebetle ihtiyacını istemezden önce bir konuşma yaptı. Sa'd kendisine dedi ki: Ben Hiçbir zaman senin ihtiyacından bugün uzak olduğum kadar olmadım. Ben Hz. Peygamber'in şöyle dediğimi duydum: Öyle bir zaman gelecek ki sığırların dilleriyle ot geveledikleri gibi, kişiler de konuşmayı o şekilde geveleyeceklerdir. (İmam Ahmed) Rivayet ediliyor ki, Hz. Îsâ'nın yanından bir domuz geçti. Hz. Îsâ domuza 'Selâmetle geç' dedi. Bunun üzerine Hz. Îsâ'ya 'Sen domuza nasıl böyle diyorsun?' dediler. Hz. Îsâ cevap olarak 'Dilimi kötü söze alıştırmak istemiyorum' dedi. Ömer (r.a) şöyle demiştir: 'İyilik yapmak kolay bir şeydir. Çünkü güler yüzlülük ve yumuşak konuşmak da iyilik yapmaktır'. Fahiş Konuşmak, Çirkin Sözler Sarfetmek Fahiş konuşmak, başkasına sövmek dilin gevezeliğidir. Bu şekilde konuşmak kötü, şerdir ve yasaklanmıştır. Bunun kaynağı alçaklık ve kötü tabiatlı olmaktır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Fahiş konuşmaktan sakının! Çünkü Allah Teâlâ ne fahiş (açık saçık, terbiyesiz) konuşmayı ve ne de başkasına işittirmek için fahiş konuşmaya zorlanmayı sevmez. [Nesâî] Hz. Peygamber (s.a) Bedir'de öldürülen inkârcılara küfretmeyi yasaklayıp şöyle demiştir: Onlara sövmeyin! Çünkü söylediklerinizden onlara herhangi bir şey gitmez. Fakat dirileri (onların akrabalarını) üzmüş olursunuz. İyi bilin ki fahiş ve kötü konuşmak alçaklıktır. [İbn Ebî dünya] İnançlı bir kimse dedikodu yapmaz, lânet etmez, fâhiş konuşmaz, hakaret etmez ve gevezelik yapmaz. [Tirmizî] Cennet; fahiş ve çirkin konuşanlara haramdır. [İbn Ebî dünya, Ebu Nuaym] Dört kimsenin cehennemde çektikleri azaptan cehennemlikler bile üzülürler. Hamîm ile Cahîm arasında koşar dururlar. 'Vay halimize, helâk olduk' derler. Bunlardan birinin ağzından kan ve irin akar. Ona denir ki: 'Şu uzaktaki kişinin durumu nedir ki bizim içinde bulunduğumuz azaba rağmen bizi rahatsız ediyor?' O da cevap olarak 'O kişi dünyada iken çirkin ve habis, fahiş olan her sözü dinler, cinsî ilişkiden zevk aldığı gibi, o sözlerden zevk alırdı' [İbn Ebî dünya] (Diğer sınıflar zikredilmemiştir). Bu hüküm yani ağzından kan ve irin aktığı halde haşrolunacak kimseler arasında Allah'ın emir buyurduğu gerçekleri iletenleri hiçe sayıp duran inkârcılar için de geçerlidir. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ, fahiş konuşan, fahiş konuşmak için kendini zorlayan ve çarşılarda bağıran bir kimseyi sevmez. [İbn Ebî dünya] Sa'd b. Ebî Vakkas'ın kardeşi Câbir b. Semure şöyle demiştir. Ben Hz. Peygamberin yanında oturuyordum, babam da önümdeydi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Fahiş konuşmanın ve karşılıklı fâhiş hareketlerde bulunmanın İslâmda yeri olmaz. İnsanların İslâm yönünden en güzelleri, ahlâkı en güzel olanlarıdır. [Ahmed, İbn Ebî dünya] İbrahim b. Meysere şöyle demiştir: 'Kıyamet gününde, fâhiş konuşup gevezelik yapan bir kişi, köpek suretinde veya bir köpeğin içinde getirilip, haşrolunur'. Kadınlardan kinaye yollu bahsetmek, âdetten güzel sayılır. Bu bakımdan 'Benim karım şöyle dedi' denilmemelidir. 'Odada veya perdenin arkasında şöyle denildi veya çocukların annesi şöyle dedi' denilmelidir. Çünkü bu sözlerde incelik göstermek güzeldir. Buralarda açık konuşmak fâhiş konuşmaya sevkeder. Kendinde alaca hastalığı, kellik, basur gibi bir takım zahiri ayıplar bulunan ve o ayıplardan utanan bir kimseye hitap etmek de böyledir. Bu bakımdan onun o ayıplarının açıkça söylenmesi doğru değildir. 'Şikayet ettiği hastalık' ve benzeri sözler kullanılmalıdır. Bu bakımdan bu hastalıkları açıkça belirtmek, fâhiş konuşmaya dahildir. Bütün bunlar dilin âfetlerindendir, kötülenmiştir. Alâ b. Hârun şöyle demiştir: 'Ömer b. Abdülaziz konuşmasında çirkin kelimelerden çok sakınırdı. Koltuğunun altında bir çıban çıktı. Ona gittik 'Yara nerende?' diye sorduk. O da 'Koltuğumun altında çıktı' demeye utandığı için 'Elimin içinde çıktı' dedi. İnsanı fâhiş konuşmaya teşvik eden iki sebep vardır. Ya muhataba eziyet vermek kastıdır veya alçak ve kötü, şer işler işleyen kimselerle beraber bulunmaktan elde edilen kötü alışkanlıktır. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Allah'tan korkun! Eğer bir kimse sizdeki bir kusurla sizi kınarsa, siz de onda bulunan bir kusurla kınamayın! Bu takdirde o kimsenin günahı ona yazılır, sevabı da sizin olur. Sakın Hiçbir şeye küfretmeyin![Ahmed, Taberânî] Ashabdan İyad b. Himar Hz. Peygambere 'Benim kavmimden bir kişi, şeref bakımından benden eksik olduğu halde bana küfrederse, ben de ondan intikam alırsam bir zararım var mıdır? Diye sorar. Hz. Peygamber şöyle cevap verir: Sövüşen iki kişi, şeytan gibidir. Onlar köpek gibi hırlaşır, yalan söyler ve ayrılırlar. [Tayâlisî,Ebu Dâvud] Birbirlerine küfreden iki kişinin küfürlerinin mesuliyeti onlardan ilk başlayana aittir. Ta ki zâlimin dediklerinden fazlasını mazlum söyleyinceye kadar...[[Müslîm] Anne ve babasına küfreden bir kimse mel'undur! Kişinin anne ve babasına küfretmesi, büyük günahların en büyüğüdür! Ashab 'Ey Allah'ın resûlü! Kişi nasıl anne ve babasına küfreder?' deyince, Hz. Peygamber 'Karşıdaki kişinin babasına küfreder. O da onun babasına küfreder. Dolayısıyla babasına küfretmiş olur! Dedi. [İmam Ahmed, Ebu Ya'la, Taberânî] Bir kimse hakkında beddua etmek de mesuliyet bakımından lânete yakındır. Hattâ zâlimin hakkında beddua etmek bile böyledir. İnsanın meselâ 'Allah ona sıhhat vermesin', 'Allah ona selâmet vermesin' demesi ve benzeri sözler gibi... Çünkü böyle söylemek kötüdür. Nitekim haberde şöyle haber verilmiştir: Mazlum bir kimse muhakkak zâlimin zulmüne karşılık verecek kadar beddua eder. Sonra Kıyamet gününde zâlimin hakkı onun yanında fazla bile kalır. [Tirmizî, Aişe (r.a)'den bir benzerini]
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/2/2009 - DİLİN ÂFETLERİ -2
Teganni Etmek ve Şiir Okumak Kur'an'da şöyle buyrulur: 'Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yakışmaz da!'' Şiirin güzeli güzel, çirkini de çirkindir. Eğer şiirde hıyanetten, fahişelikten, hicivden veya Allah'a ve peygamberlere ya da sahabeye veya sahabe hakkında iftiradan bir şeyler- nitekim rafiziler sahabe ve başka insanları kötülemek için böyle tertibatlara girişmişlerdir- varsa böyle bir şiiri dinlemek haramdır. Kendini sadece şiire vermek de kötüdür. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yemin ederim ki birinizin içi irin ile dolarsa, bu durum içinin şiirle dolmasından daha hayırlıdır. [Müslîm] Haram olan, inkârcıların inananlara, inançlı oluşlarından dolayı onlarla alay etmek için okumuş oldukları şiir ve tegannilere mahsustur. Nitekim Allah Teâlâ, 'Şairlere ise, sapık kimseler uyarlar' (Şuara/224) buyurmuştur ve bu şairlerden 'inkârcıların şairlerini' kastetmiştir. Bu ayet aslında şiirin haram olduğuna işaret etmez. Yanakların, şakakların vasıflarını, boyunun posunun güzelliğini ve kadınların diğer vasıflarını karıştırmak suretiyle okunan şiir hakkında düşünmek gerekir. Sıhhatli fetvaya göre bu şiiri okumak, ister müzik türü (teganni) ile ,isterse tegannisiz olsun haram değildir. Dinleyen bir kimse, bu vasıflarını belirli bir kadına hamletmemelidir. Eğer bu vasıfları ille de hamletmesi gerekiyorsa, kendine helâl olan eşine veya cariyesine hamletmelidir. Eğer bu vasıfları yabancı bir kadına hamlederse, bunun için kendisi günahkâr olur. Eğer kendisine aşk hakim olursa, her dinlediğini ona yormalıdır. İster ona uygun sözlerle olsun, isterse olmasın. Zira hiçbir söz yoktur ki, onu çeşitli manalara hamletmek mümkün olmasın! Bu bakımdan o kimse ki Allah sevgisi onun kalbine galip gelir, o şiirde geçen zülüflerden -mesela- küfür zulmetini hatırlar. Yanağın parlaklığıyla iman nurunu, sevgiliye kavuşma sözü ile Allah'ın hitabı ile O'na dönüp varışı, ayrılık zikriyle Allah'tan mahcup olup hüsrana uğrayanlar kitlesinde olmayı, kavuşma ruhunu teşvik eden koğucunun zikriyle, Allah ile daimi dostluğu teşvik eden dünyanın mânilerini ve âfetlerini hatırlamalıdır. Fakat müziği dinleyen kişide şehvetin galip olması ve dinleyenin de daha gençliğinin başlangıcında bulunması hususuna gelince, bu sıfat başka sıfatlardan daha galiptir. Bu bakımdan böyle bir kimsenin nağmeleri dinlemesi -ister belirli bir şahsın sevgisi kalbine galip gelsin, ister gelmesin- haramdır. Çünkü böyle bir kimse, nasıl olursa olsun yanağın, şakağın, ayrılışın, kavuşmanın vasıflarını dinlememeli, aksi takdirde bu vasıflar onun şehvetini tahrik edip kamçılar ve bu vasıfları belirli bir sûret üzerine hamleder. Şeytan bu sureti onun kalbine ilka eder. Böylece şehvet ateşi kalbinde tutuşur. Şerrin iteleyici faktörleri kabardıkça kabarır. Bu ise şeytanın askerine yardım etmenin ta kendisidir. Allah'ın askeri olan ve bu gibi rezaletlerin önleyicisi olan aklı mahrum etmekten başka bir şey değildir. Allah'ın askeri olan akıl nûru arasında kalpte daimi bir çatışma olur. Ancak bu çatışma, iki ordudan biri tarafından fethedilerek tamamen istilâ edilmiş bir kalpte söz konusu değildir. Bizim bu zamanımızda kalplerin çoğu şeytan ordusu tarafından fethedilmiş ve o ordu kalpleri kaplamıştır. Bu bakımdan o orduyu püskürtmek için insan yeniden savaş sebeplerinin varlığına Allah korkusuyla onun temiz ve doğru yolunu daima tefekküre, muhtaç olur. Oysa teganni dinlemek şeytan ordusunun silâhını keskinleştirmek demektir. O halde böyle bir kimse teganni meclisinden çıkarılmalıdır. Zira böyle bir kimse teganniden zarar görür! Bazen de kişilerin kalbinde Allah sevgisi de galip gelmiş değildir. Bu bakımdan böyle bir kimse için dinlemek güzeldir. Çünkü şehvet kalbine galip gelmiş değildir ki, kendisi için dinlemek mahzurlu olsun. Fakat diğer mübah lezzetler gibi, onun hakkında dinlemek mübah kılınmıştır. Meğer ki bu kimse dinlemeyi kendine âdet etmiş, yol edinmiş, vakitlerinin çoğunu onu dinlemekle geçiriyor olmasın. İşte bu takdirde tanıklığı reddedilen sefih bir kişi sayılır. Satranç oynamaya gelince bu oyun mübahtır. Fakat buna devam etmek şiddetle mekruhtur. Oyundan gaye, lezzet almak ve eğlenmek ise, bu oyunda kalbin istirahat etmesi söz konusu olduğundan bir günah olmaz. Çünkü kalbi istirahate kavuşturmak, bazı vakitlerde kalbin tedavisi yerine geçer ki kalbin istekleri yeniden canlansın ve diğer vakitlerde kazanç ve ticaret gibi dünya için, namaz ve okumak gibi din için ciddi bir şekilde çalışsın. Oyun kötü bir şey olsaydı yüce yaratıcı onu çocukların fıtratına yerleştirmezdi. Çalışmanın zorlukları arasında oyunun güzel görünmesi tıpkı yanak üzerindeki benin güzel görünmesine benzer. Eğer benler bütün yüzü kaplarsa mutlaka çirkinleştirir. O halde çokluktan ötürü güzellik, çirkinliğe dönüşür. Aişe(r.a)'in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ şarkıcı cariyeyi, onun alış verişini, onun bedelini ve ona teganni öğretmeyi haram kılmıştır. [Beyhâkî] Hadiste şarkı söyleyen 'câriye'den murad, içki meclislerinde erkeklere şarkı söyleyen kadındır. Cariyenin efendisine şarkı söylemesine gelince, hadisten bunun haram olduğu anlaşılmaz. Belki fitneden korkulmadığı takdirde sahibi olmayan bir kimse de cariyenin sesini dinleyebilir. Delil olarak, Müslim ve Buhari'den iki cariyenin Aişe (r.a)'nin evinde şarkı söyledikleri ve Hz. Peygamberin onları dinlediği gösterilebilir. Şaka Yapmak Mizahın esası kötüdür. İstisnâ edilen az bir miktarı hariç yasaklanmıştır. Yasaklanan, ancak şakada ifrada kaçmak veya daimi bir şekilde şakalaşmaktır. Daimi bir şekilde şakalaşmanın yasaklanmasına gelince, böyle yapmak, oyunla meşgul olmak ve fuzuli hareketlerle vakit geçirmek demektir. Evet! Oynamak mübahtır. Fakat daimî şekilde şakalaşmak ve oynamak kötüdür. Oynamakta ifrat etmeye gelince, böyle yapmak, fazla gülmeyi, fazla gülmek de kalbi öldürür ve bazı hallerde kin gütmeye sebep olur. Böylece hürmet ve vakar ortadan kalkar. Bu bakımdan bu gibi hareketleden uzak olan şaka kötülenmez. Nitekim Hz. Peygamber'den şöyle rivayet edilmiştir: Muhakkak ben (de) şaka yaparım. Fakat haktan başkasını söylemem. Kişi, yanında oturan arkadaşlarını güldürmek için bazen bir söz söyler. O söz yüzünden Süreyya yıldızından daha uzak bir mesafeden cehenneme atılır. Bir de gülmek, ahiretten gâfil bulunmaya dalâlet eder. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Benim bildiğimi bilseydiniz, muhakkak çok ağlar, az gülerdiniz. Müslîm, Buhârî] Biri kardeşinin (güldüğünü görünce) şöyle sordu: Ey kardeşim! Cehenneme varacağın, Kur'an'da sana haber verildi mi? İçinizden oraya(cehenneme) uğramayacak kimse yoktur. Bu Allah katında kesinleşmiş bir hükümdür.[Meryem/71] Evet, haber verildi. Senin ateşten çıkacağına dair herhangi bir haber geldi mi? Hayır, gelmedi. O halde neden gülüyorsun? Deniliyor ki: Bu adamcağızın ölünceye kadar güldüğü görülmedi. Yusuf b. Esbat şöyle dedi: 'Hasan Basrî otuz sene gülmedi.' Denildi ki:'Ata es-Sülemî kırk sene gülmedi. Muhammed b. Vasi şöyle demiştir: 'Sen cennette ağlar bir insanı görürsen onun bu durumuna şaşmaz mısın?' Cevap olarak 'Evet' denildi. Devamla şunları söyledi: 'İşte sonucunun nereye varacağını bilmediği halde gülen bir kimsenin durumu bundan daha şaşırtıcıdır'. İşte buraya kadar söylediklerimiz gülmenin âfetleridir. Gülmenin kötü olan kısmı insanın birçok vaktini alan gülmektir. Gülmenin iyi kısmı dişler görünecek derecede tebessüm etmektir. Nitekim Hz. Peygamber'in gülmesi böyle idi. Muaviye'nin azatlısı Kasım şöyle anlatır: Bir bedevî Hz. Peygamber'e ürkek bir devenin sırtında olduğu halde gelip selâm verdi. Hz. Peygamber'e bir şey sormak için yaklaşmak istediğinde deve ürkerek kaçtı. Bu manzara karşısında ashâb-ı kîrâm güldüler. Deve ise bu huysuzluğunu bir kaç defa tekrarladı. Sonra adamcağızı düşürüp ölümüne sebebiyet verdi. 'Ey Allah'ın Resûlü! O göçebe devesinin sırtından düşüp öldü' dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Evet, fakat sizin de ağızlarınız onun kanıyla dopdolu olduğu halde! [İbn Mübârek] Alay Etmek Alay etmek haramdır. Nitekim Allah Teâlâ (c.c) Kur'an'da şöyle buyurmuştur: Onlardır ki ayetlerimizle alay ederler, inananlara gülüp geçerler. İşte o kimseler cezalarını çekeceklerdir. Allah da onlarla alay eder de farkına varamazlar. Birbirinizle alay etmeyin. Mümkün olur ki, Allah katında; alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlıdır.[Odalar s./11) Ve yine Kur'an'da ''O gün, kıyamet; herkese işlediklerinin karşılığının aynısı verilecektir''. Alay eden kimselerin her biri için cennetten bir kapı açılır. Ona 'Gel, gel' denilir. O da o kapıya (koşa koşa) gelir. Kapıya vardığında kapı yüzüne kapatılır. Sonra başka bir kapı açılır ve ona 'Gel, gel' denir. O da koşarak gelir. Kapıya vardığı zaman, yüzüne kapanır ve kendisine kapı açılıp 'gel, gel' denildiği halde ümitsizlikten kapıya gitmeyinceye kadar bu şekilde aldatılır ve kendisiyle alay edilir. [İbn Ebî dünya,(Muaz b. Cebel'den mürsel olarak)] Sırrı İfşa Etmek Sırrı açıklamak eziyet, tanıdık ve dostların hakkına karşı gösterilen gevşeklik olduğu için dinen yasaklanmıştır. Kişi konuşurken dönüp etrafına bakarsa, onun bu konuşması, konuşmasının dinleyen kimseye emanet olduğuna işaret eder.(İfşa etmesi haramdır). [Ebu Dâvud,Tirmizî] Hz. Peygamber, başka bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir: 'Aranızdaki konuşma emanettir'. [İbn Ebî Dünya, (mürsel olarak)] Yalan Vâdde Bulunmak Bu ise münafıklık alâmetlerindendir: 1. Konuştuğu zaman yalan söyler, 2. Söz verdiği vakit sözünde durmaz. 3. Kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.[Müslim,Buhari] İsmail b.Vâsıt şöyle anlatıyor: Ebubekir Sıddîk Hz. Peygamber'in ölümünden sonra hutbe okurken şöyle dedi: Bir sene önce peygamber (s.a) şimdi bulunduğum yerde durdu -sonra Ebubekir (r.a) ağladı- ve şöyle dedi: Yalandan sakınınız. Çünkü yalan, fısk (kötü,şer işler' yani günah,haram) ve fücurla beraberdir. Bunların ikisi de cehennemdedir. [İbn Mâce, Nesâî'den] Yalana İzin Verilen Yerler Yalan, bizzat kendi için değil, muhatabın veya başkasının zararına yol açtığı için haramdır. Meymun b. Mihran 'Yalan, bazı yerlerde doğrudan daha hayırlıdır'. Acaba bir kişi kılıçla başka bir insanı öldürmek için kovalıyorsa, o kovalanan insan bir eve girse, kovalayan adam sana gelip 'Sen filân kimseyi gördün mü? ' dese ne dersin? 'Hayır görmedim' demez misin? İşte bu, farz olan bir yalandır' dedi. Nitekim müslümanın kanını korumak farz (Kat'i emir) olduğu gibi, onu korumak için yalan söylemek de bu durumda iyiliktir, sevaptır. Bu bakımdan ne zaman doğruyu konuşmakta, bir zâlimin zulmünden gizlenen bir müslümanın kanının akıtılması söz konusu ise, burada yalan söylemek farz olur. Amcak kişi savaş halinde yalan söylerse, bu müstesnadır o sırada arkadaşlarının gizlendiği yerin aslını değil başka bir yeri söylemek gibi... Ümmü Gülsüm'ün rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: İki kişinin arasını düzeltmek için yalan söyleyen veya yalanı kendiliğinden katan bir kimse yalancı değildir. [Müslîm, Buhârî] Karı-koca arasını bulmak için söylenen yalan da böyledir. Bunlara benzer diğer durumlar da böyledir. Tabii ki o yalanla bir müslümanın faydasını düşünüyorsa böyledir. Malına gelince, bir zâlimin kendisini tutup malının nerede olduğunu kendisine sorması gibidir. Bu takdirde malının yerini inkâr edebilir veya emir makamlarınca görevli kendisini tutuklar, kendisiyle Allah arasında olan yaptığı bir kötülüğü kendisine sorarsa, o kötülüğü inkâr edip 'Ben zîna etmedim! Hırsızlık yapmadım! Diyebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Kim bu günahlardan bir şeyi işlerse Allah'ın örtüsüyle örtünsün! [Hâkîm]Bunun hikmeti şudur: Günahı açıklamak da ikinci bir günahtır. Bu bakımdan kişi kanını ve zulmen kendisinden alınmak istenen malını ve namusunu diliyle, yalan da olsa koruyabilir. Başkasının namusuna gelince, bir müslüman kardeşinin sırrından sorulduğu zaman inkâr edebilir, iki kişinin arasını sulh etmesi gibi, hanımlarının arasını bulması gibi. Yani kumaların her birine onu daha fazla sevdiğini belirtmesi gibi bütün bu yerlerde yalan söyleyebilir. Doğruluktan doğan mahzurun şer'an yalandan daha ağır bir mesuliyeti doğuracağını bildiği zaman yalan söyleyebilir. Eğer o maksat, doğrunun maksadından daha değersiz ise, doğru söylemek farz olur. Bazen iki şey eşit olur. Hangisinin daha şiddetli olduğuna tereddüt edilir. İşte bu takdirde doğruya meyletmek daha evlâ olur. Zira yalan, zaruretten veya önemli bir hacetten dolayı mübah olur. Eğer ihtiyacın önemli olup olmamasından şüphede ise yalanda esas olan haramlıktır. Hedeflerin durumunu idrak etmek zor olduğundan dolayı en uygunu, insanın mümkün olduğu kadar yalandan sakınmasıdır. Böylece kişinin bir ihtiyacı olduğu zaman sevap olan; garezlerini terkedip yalandan uzaklaşmasıdır. Fakat başkasının hakkı ile bağlantılı ise, başkasının hakkı hususunda müsamaha göstermek ve onu zarara uğratmak doğru olmaz. İnsanın söylediği yalanın çoğu ancak nefsinin arzularını yerine getirmek içindir. Yalanları mal ve mertebenin artması içindir. Elden kaçması mahzurlu olmayan birtakım işler içindir. Hatta kadın kocasından böbürlenmesine vesile olsun diye birtakım şeyleri hikâye eder. Kumalarını kızdırmak için yalanlar uydurur. Bu haramdır. Esmâ, bir kadının Hz. Peygamber'e şöyle sorduğunu nakleder: 'Benim bir kumam vardır. Ben onu zarara sokmak ve üzmek için kocamın yapmadıklarını abartılı bir şekilde bezeyip anlatıyorum. Acaba bundan dolayı bana bir zarar var mıdır?' Hz. Peygamber cevap olarak şöyle buyurdu: Kendine verilmeyen bir şeyi 'Bu bana verildi' diyen bir kimse, kendisine yedirilmeyen bir yemeği yemiş gibi gösteren bir kimse veya kendisinin olmadığı halde 'benimdir' diyen, yalan (ve riyânın) iki elbisesini giyen bir kimse gibidir. [Müslim, Buhari] Çocuk okula ancak vâdetmek, veya tehditte bulunmak veya yalan bir korku vermekle gidiyorsa, bu takdirde yalan söylemek mübah olur. Bu hususta haberlerde, bu tür yalanın, kulun defterine yalan olarak yazıldığı vârid olmuştur. Fakat mübah olan yalan da kulun defterine yazılır. Kul ondan dolayı hesaba çekilir. O husustaki maksadının tashihi ile sorumlu tutulur. Sonra maksadı doğru olduğundan ötürü affedilir. Çünkü yalan, ancak ıslah maksadıyla mübah kılınmıştır. Bu hususta bazen büyük bir gurur hâsıl olup katılır! Çünkü bazen insanı bu tür yalana sürükleyen, zaruri olmayan bir gaye ve geçici bir zevktir. Ancak görünürde güya bu değilmiş de, ıslah maksadı kendisini yalan söylemeye zorluyormuş gibi gösterir ve bundan dolayı da defterine bu yalan yazılır. Kim bir yalan söylerse, o ictihad tehlikesine girmiş olur! Yalan söylediği maksadın acaba şeriat nazarında doğru söylemekten daha önemli olup olmadığını bilmelidir. Bunu tefrik etmek ise gerçekten zordur. En ihtiyatlı davranış terk etmektir. Yalan söylemek farz olup terk etmesi caiz değilse, o zaman durum değişir. Nitekim yalan söylememesi bir müslümanın kanının akıtılmasına veya herhangi bir şekilde büyük bir günahın işlenmesine vesile olacaksa, o zaman yalanı terk etmek caiz olmaz. Gıybet (Dedikodu) Belli bir mümin veya zimmi kâfirin ayıbını, onu kötülemek için arkasından söylemek, gıybet olur. Gıybet, haramdır. Dinleyen, o kimseyi tanımıyorsa, gıybet olmaz.
Gıybet olunan kimse, bedeninde, nesebinde, ahlakında, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, hatta elbisesinde, evinde, hayvanında bulunan bir kusur, arkasından söylendiği zaman, bunu işitince üzülürse, gıybet olur. İyilik kastı olmaksızın duyunca üzüleceği bir sözü yüzüne karşı da söylemek yani diliyle iğnelemek, incitmek de günahtır.
Kapalı söylemek, işaret ile, hareket ile bildirmek, yazı ile bildirmek de, hep söylemek gibi gıybettir.
Bir müslümanın günahı ve kusuru söylendiğinde, hafızların, din adamlarının, (Elhamdülillah, biz böyle değiliz) demeleri, gıybetin en kötüsü olur. Birisinden bahsedilirken, (Elhamdülillah, Allah bizi hayasız yapmadı) gibi, onu kötülemek, çok çirkin gıybet olur. (Falanca kimse çok iyidir, ibadette şu kusuru olmasa, daha iyi olurdu) demek de gıybet olur. Gıybet; duyduğu zaman insanın hoşuna gitmeyen, gıyabında yapılan konuşmadır. Söylemiş olduğun şey ister bedeninde, ister soy sopunda, ister ahlâkında, ister fiilinde, ister zihninde, ister bünyesinde olsun hiçbir fark yoktur. Hatta elbisesinde, evinde ve bineğinde bile hoşuna gitmeyen bir eksikliği belirtsen yine dedikodu, kişiyi arkasından çekiştirmek olur. Bedene gelince, gözündeki zayıflığı, şaşılığı, başındaki kelliği, boyunun kısa veya uzunluğunu, renginin siyahlığı ve sarılığını belirtmek içindir. Nasıl olursa olsun, kişinin kendisiyle vasıflanabileceği düşünülen ve söylenildiği takdirde hoşuna gitmeyen her söz dedikoduya dahildir. Nesebe gelince, 'babası çiftçi, ziraatçı veya Hintlidir' veya 'hasis' veya 'ayakkabı tamircisi' veya 'çöpçü' gibi kişinin hoşuna gitmeyen herhangi bir vasfını söylemendir. Ahlâka gelince, 'O kötü ahlaklıdır, cimridir, gururludur, riyakârdır. Fazla öfkeli, korkak, aciz, zayıf kalpli, mütehevvir ve benzeri ahlaklıdır!'demek gıybettir. Dil ile fiillerine gelince, 'O hırsız, yalancı, içkici, hain, zâlim, namaz hususunda gevşek, zekat hususunda küstah veya güzel rüku yapmaz, güzel secde etmez, necasetlerden korunmaz veya anne babasına karşı itaatkar değildir veya zekâtı yerine sarf etmiyor veya zekâtı güzelce taksim etmeyi beceremiyor veya orucunu kadınlarla müstehcen konuşmaktan, gıybet yapmaktan, halkın namusuna saldırmaktan korumuyor' demek de gıybettir. Dünya ile ilgili fiiline gelince 'O az edeplidir. Halk hakkında küstahtır veya hiç kimsenin kendi üzerinde hakkı olduğunu görmediği gibi, kendi nefsinin herkeste hakkı olduğunu sanar veya fazla konuşur. Fazla yer, fazla uyur. Uyku vakti olmayan vakitlerde uyur, uygun olmayan yerlerde oturur' demek de gıybettir. Elbisesinde ise onun yenleri pek geniştir Eteği uzun, elbisesi kirlidir' demek de gıybettir. Bir grup ''Din hususunda gıybet yoktur. Çünkü din hususunda başkasını kötüleyen bir kimse Allah'ın kötülediğini kötülüyor demektir. Bu bakımdan başkasını günahlarıyla anıp o günahlardan dolayı kötülemek câizdir'' demişler ve delil olarak şu rivayeti öne sürmüşlerdir. Hz. Peygamber'e (s.a) bir kadından söz edilerek onun fazla saliha ve fazla oruç tutan olduğu söylendi. Fakat 'Kadın, diliyle komşularına eziyet veriyor' da denildi. Hz. Peygamber de cevap olarak şöyle buyurdu: O ateştedir [İbn Hibban, Hâkim] Yine Hz. Peygamberin yanında başka bir kadından söz edilerek, onun cimri olduğu söylendi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Böyle olduktan sonra onun hayrı nerede kalır? [Harâitî,(mürsel olarak)Fakat ashab-ı kirâm,Hz. Peygamberden ahkâmı sormaya muhtaç oldukları için gelip peygambere böyle şeyleri soruyorlardı. Onların maksatları sözü edilen kimseleri tenkit etmek değildi. Bizim elimizdeki delil ümmetin icmaıdır. Ümmet, başkasını, hoşuna gitmeyecek bir vasıfla anan kimsenin dedikoducu olduğunda görüş birliği içindeler. Çünkü böyle bir kimse Hz. Peygamberin gıybet tarifinde belirttiği hükme dahil olur. Bütün bu konularda doğru olduğu halde gıybet eden bir kimse dedikoducudur, Rabbine âsi gelmiştir ve kardeşinin etini yemiş gibidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz? Allah ve Resulü daha iyi bilir. Gıybet, kardeşinin hoşuna gitmediği bir vasıfla onu zikretmendir. Acaba benim dediğim kardeşimde varsa? Huzeyfe Aişe(r.a)'in şöyle dediğini rivayet eder: Aişe, Hz. Peygamber'in yanında bir kadından bahsetti ve dedi ki: 'O kısa boyludur'. Bunun üzerine Hz. Peygamber Aişe'ye şöyle dedi: Sen onun dedikodusunu yapmış oldun. [İmam Ahmet, Ebu Dâvud, Tirmizi] Âişe (r.a) Evimize bir kadın geldi. Kadın gittikten sonra elimle kadının kısa boylu oluşuna işâret ettim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) bana şöyle dedi: Kadının gıybetini yaptın! [İbn Ebi Dünya] Başkasının durumunu hikâye etmek suretiyle taklidini yapmak da gıybettir. Aksayarak yürümek veya kişinin yürüdüğü gibi yürümek gıybettir, hatta azap bakımından gıybetten daha şiddetlidir. Çünkü böyle yapmak, kişiyi anlatmakta daha tesirli olur. Hz. Peygamber, Âişe'nin başka bir kadının taklidini yaptığını gördü ve şöyle buyurdu: Bana şu kadar şu kadar verilse bile yine de bir kimsenin taklidini yapmak beni sevindirmez. Yazı ile gıybet de böyledir. Çünkü kalem de bir dildir. Bir kitabın yazarı, belli bir şahıstan bahseden kitabında onun konuşmasını çirkin gösterirse gıybet olur. Ancak konuşmayı böyle göstermeye kendini mecbur eden bir konuşma bulunursa, o zaman hüküm değişir. Müellifin 'bir kavim şöyle dedi' demesi ise, gıybete dahil olmaz. Ancak gıybet, belli bir şahsa -ister diri, isterse ölü olsun- saldırmaktan ibarettir. Gıybeti ruhsatlı kılan özürlere gelince, altı tanedir: Birincisi: zulümden şikayet etmektir; çünkü bir hakime zulmü haber veren, hıyaneti söyleyen, hasmının rüşvet aldığını haber veren bir kimse -eğer mazlum değilse- gıybet yapmış ve isyan etmiş bir kimse olur. Hakim tarafından zulme uğrayan bir kimse ise, hakimin üst makamında olan bir görevliye gidip şikayet eder ve hakimin zulmettiğini söyler; zira bu kimsenin hakkının alınması ancak bu gıybeti yapmak suretiyle mümkün olur. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Gerçek şu ki, hak sahibi olan alacaklı için söz söyleme yetkisi vardır. [Müslim, Buhari] Zengin bir kimsenin borcunu geciktirmesi zulümdür. [Müslim, Buhari] Varlıklının borcunu geciktirmesi, hem cezalandırılmasını, hem de gıybetinin yapılmasını helâl kılar. [Ebu Dâvud, Nesâî, İbn Mâce] İkincisi: Dinen yasak kötü, şer olanı engellemek, âsi bir kimseyi doğru yola çevirmektir. Ömer (r.a) kulağına Ebu Cendel'in Şam'da içki içtiği haberi geldiğinde Ebu Cendel'e şu mektubu yazdı. Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle başlarım! Hâ , Mîm! Bu kitabın indirilişi azîz ve her şeyi en iyi bilen Allat tarafındandır. O, günahı bağışlayan, tövbeleri kabul eden,ihsan sahibi olan ve azabı en şiddeti olan, Allah'tandır ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O'nadır. (Mü'min/1-2) Öner (r.a)'in bu haberi üzerine Ebu Cendel tövbe etti ve Ömer (r.a), bu haberi kendisine ulaştıranı gıybet yapmış kabul etmedi. Çünkü bu haberi ulaştıranın naksadı Ebu Cendel'in bu yaptığını ortadan kaldırması içindir. Ömer'in Ebu Cendel'e yapacağı nasihatin, başkası tarafından yapılan nasihatten, tavsiyeden daha tesirli ve faydalı olacağını umdu. Bunun mübah olması, sıhhatli ve doğru bir maksatla olmasındandır. Eğer bu sıhhatli maksat ortada mevcut değilse, böyle söylemek haram olur. Çünkü Allah Teâlâ'nın Kur'an'da bildirdiği üzere 'Dinde zorlama olmaz'. Üçüncüsü: Fetva, İçinden çıkamayacağı bilemeyeceği, çaresiz kaldığı, gücünün yetmeyeceği durumda sünnet-i seniyyeye uygun meşru yardım istemektir. Nitekim müftüye der ki: 'Babam veya eşim bana zulmetti! Bu zulümden kurtulmak için çare ve yol nedir? Bu hususta en sağlamı, târiz yoluyla sormaktır. Meselâ şöyle demelidir: 'Babası veya kardeşi veya eşi kendisine zulmeden bir kimse hakkında ne dersiniz?' Utbe'nin kızı Hind'den, (Mekke fethinde, önce kocası Süfyan, sonra da kendisi müslüman olmuştur).rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber'e şöyle demiştir: 'Kocan Ebu Süfyan çok cimri bir kimsedir. Bana ve çocuğuma yetecek kadar nafaka vermiyor. Acaba onun haberi olmaksızın onun malından alabilir miyim?' Hz. Peygamber cevap olarak şöyle buyurmuştur: Normal olarak sana ve çocuğuna yetecek kadarını al![Müslim, Buhâri]İşte Hind kendisine ve çocuğuna zulmettiğini belirtti. Buna rağmen Hz. Peygamber onu bu gıybeti yapmaktan men etmedi. Çünkü onun maksadı fetva istemekti. Dördüncüsü: Müslümanı kötü, şer işlerden korumaktır. Bu bakımdan bid'atçı vaya fasığın(günahkârın) bid'atinin ona sirayet edeceğinden korktuğun zaman, o fâsık ve bid'atçı kimsenin fısk ve bid'atini bir fakîh'e (Kur'an yolunu iyi bilene) açıklayabilirsin. Eğer seni bunu açıklamaya teşvik eden, bid'at ve fıskın sirayet etme korkusundan başka bir hedef değilse, açıklayabilirsin; zira dünya aldanma yeridir. Çünkü bazen o adama kızmak, mağdur kişiyi bu açıklamaya itebilir. Şeytan halka şefkat götermekle bu durumu örterek onu aldatabilir. Kendisine bir yardımcı edinene – eğer yardımcının hırsızlık, fâsıklık(İslâm dinine uymayan işleri) veya başka bir ayıbı biliniyorsa, onun bu kusurlarını söyleyebilirsin. Evlenmek hususunda kendisine danışılan veya emaneti bırakmak hususunda kendisine danışılan bir kimse de böyledir. Eğer danışan kişi, danışılan kişinin sadece ' Bu sana yararlı değildir' sözüyle o evlenmeyi bırakacağını biliyorsa, bu kadarla yetinip tafsilâta geçmemek farzdır ve bu kadar söylemek yeterlidir. Eğer ancak açıkça ayıbını söylemek suretiyle evlenmeyi bırakacağını biliyorsa, o vakit açıkça ayıbını söylemek suretiyle evlenmeyi bırakacağını biliyorsa, o vakit açıkça söylemek yetkisine sahiptir. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Siz fâcir bir kimseyi belirtmekten korkar mısınız, çekinir misiniz?Halk kendisini tanısın diye maskesini yırtınız. Halk ondan sakınsın, zararından korunsun diye onda bulunan kusurları söyleyin. Selef-i sâlihin derler ki: Üç sınıf vardır, onların gıybeti yoktur, onların gıybetinden günah gelmez: Zâlim idareci Bid'atçı kimse 3. Fıskını açıklayan fâsık Beşincisi: Gıybeti yapılanın, fâsıklığını açıkça yapmasıdır. Kadınımsı giyinen, kadın gibi hareket eden, meyhane açan, açıkça içki içen ve halkın malını haksızlıkla alan eden kimseler gibi..Aynı zamanda bu kimseler böyle işleri kendisine bu lâkapların takılacağından çekinmeksizin açıktan açığa yapıyor. Kendisini bu sıfatlarla anmaktan iğrenmiyorsa, açıktan işlemiş olduğu bir sıfatı kendisine atfettiğin zaman günahkâr olmazsın. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kim hayâ perdesini yüzünden atmışsa, onun gıybeti yoktur. [İbn Adîy, Ebu Şeyh]
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/2/2009 - DİLİN AFETLERİ -3
Gıybetin Kefareti Gıybet'i yapana farz olan, pişman olmak, tövbe etmek ve yaptıklarından dolayı üzülmektir ki böyle yapmakla Allah'ın hakkını ödemiş olsun! Gıybetini yapmış olduğun kimsenin gıybetinin kefareti, kendin için Allah'tan af dileyip onun hakkında da af talep etmendir. [İbn Ebî Dünya] Mücahid şöyle demiştir: 'Kardeşinin etini yemenin kefareti, onu övmen, hayırla kendisine dua etmendir. Atâ'nın bu fetvâsı ise daha sağlamdır. İtirazcının 'Gıybetin karşılığı olmaz. Bu bakımdan gıybetten dolayı helâllik istemek, dünyada karşılığı olmayacağı için farz değildir. 'Çamur at izi kalsın' misâli... Zira başkasının haysiyet ve mürüvvetine saldırana iftira cezasının tatbik edilmesi farzdır ve bu kimsenin yakasına yapışılır. Sahih bir hadiste, Hz. Peygamber'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Kimin yanında müslüman kardeşinin haysiyet ve şerefi veya malı hususunda bir zulüm varsa, o kimse, kendisinde para, mal fayda sağlamayan gün gelmezden önce gidip o kardeşinden helâllik istemelidir. Çünkü o günde sadece onun iyilik,ibadet, iyi işlerinden, sevabından alınır, gıybeti (dedikodusu) yapılana verilir. Eğer sevabı yoksa arkadaşının günahları alınır, kendisinin günahlarına yüklenir. [Müslim, Buhârî,(Ebu Hüreyre'den)] Said b. Müeseyyeb der ki: 'Bana zulmedene hakkımı helâl etmem!' İbn Sîrin der ki: 'Ben gıybetimi yapana gıybeti haram etmedim ki kendisine hakkımı helâl edeyim. Muhakkak Allah ona gıybeti haram etmiştir. Ben ise hiçbir zaman Allah'ın haram ettiğini helâl etmem'. Bir şahıs Hasan Basrî'ye 'Filân adam senin gıybetini yaptı!' dedi. Bunun üzerine Hasan, bir tabak yaş hurma doldurarak o adama gönderdi ve şöyle dedi: 'Kulağıma geldiğine göre sen hasenât ve sevabından bana hediye etmişsin. Ben de o hediyene karşılık sana bu hurmaları hediye etmek istedim. Beni mâzur gör! Çünkü senin hediyene tam olarak karşılık vermeye kudretim yok!' Nemime Sözlükte "hafif ses, gürültü, söz taşıma" anlamına gelen nemîme, dini bir kavram olarak, kırıcı, üzücü ve dargınlığa sebebiyet veren sözleri birinden diğerine taşıma demektir. Türkçe'de buna koğuculuk denilir. Söz taşıyan kimseye nemmâm (koğucu) denir. İnsanların arasının açılmasına, toplumda fitne ve fesadın çıkmasına ve kardeşlik bağlarının kopmasına sebebiyet verdiği için, İslâm koğuculuğu haram kılmıştır. Kur'ân'da kendilerine itaat edilmemesi (sözlerinin dinlenmemesi) istenilen kimseler arasında koğucular da zikredilmiştir (Kalem, 68/10-14).
Hz. Peygamber de, "Koğucu (cezasını çekmeden) cennete giremez." buyurmuştur (Buhârî, Edeb, 50; Müslim, İmân, 169, 170). İnsanların arasını bulmak, dargınları barıştırmak amacıyla söz taşımak ise dinen yasaklanmamıştır.
Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Halkın arasını düzelten ve bunun için hayır niyetiyle söz ulaştıran veya hayır maksadıyla yalan söyleyen, yalancı sayılmaz." (Buhârî, Sulh, 2; Müslim, Birr, 101). Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Sizin en kötü, en şerlilerinizi haber vereyim mi? Evet! Onlar ki kovuculuk yaparlar, dostların arasını bozarlar, tertemiz insanlarda ayıplar arar, yakıştırmalar yaparlar. [İmam Ahmed] Ebu Derdâ Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle dediğini rivayet eder: 'Bir kimse başkalarının bilmediği bir sözü onun aleyhinde yayar, onu o söz ile lekelemek isterse, aynı söz ile kıyamet gününde o iftiracıyı ateşte eritmek Allah'a haktır. [İbn Ebî Dünya] Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle dediğini rivayet eder: 'Kim bir müslümanın hakkında o müslümanın hak etmediği bir şahitlikte bulunursa, o kimse ateşte yerini hazırlasın. [İmam Ahmed, İbn Ebî Dünya] Mus'ab b. Zübeyr (r.a) şöyle demiştir: 'Biz kovuculuğu kabul etmenin kovuculuktan daha zararlı olduğunu görmekteyiz. Çünkü kovuculuk bir kötülükten haberdar etmektir. Onu kabul etmek ise onu geçerli saymaktır. Bu bakımdan bir şeye muttali olur da o şeyden haber veren bir kimse, hiçbir zaman o şeyi kabul edip caiz gören bir kimse gibi olmaz. O halde kovucudan korununuz. Eğer o sözünde doğru ise başkasının hürmetini korumadığı ve ayıbını örtmediği için doğruluğundan dolayı alçak ve kötülenmiş bir kimsedir. Jurnalcılık, kovuculuğun ya kendisidir. Ancak jurnalcılık, kendisinden korkulan bir kimseye yapıldığı zaman jurnalcılık denir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: İnsanları, insanlara jurnal eden bir kimse, muhakkak reşid olmayan bir kimsedir. Yani gayr-i meşrû bir çocuktur. [Hâkîm] Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Gıybetten sakının; çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina edip tövbe eder de, [bir daha yapmazsa], Allahü teâlâ onun tövbesini kabul eder. Gıybet edilen, gıybet edeni affetmedikçe, affolmaz. [İbni Ebid-Dünya, Deylemi, Taberani, Beyheki, Tergib ve Terhib, İ. Şarani, İmam Gazali] Jurnalcilerden biri Büveyh devletinde vezir olan Sahib b. Ubbad'a bir mektup getirdi. O mektupta bir yetimin malını haber veriyor ve Sahib'i, o malın çokluğundan dolayı müsadere1 etmeye teşvik ediyordu. Bunun üzerine Sahib, mektubun arkasına şunları yazdı: 'Doğru da olsa jurnalcılık çirkindir! Eğer sen bu mektubunu nasihat maksadıyla yazmışsan burada zarar etmen, kâr etmenden daha üstün ve faziletlidir. Örtülü bulunanın hakkında rezil etmeyi kabul etmekten Allah'a sığınırım. Eğer sen gençliğinin vermiş olduğu heyecan içerisinde bulunmasaydın senin gibiler hakkında bu yaptığının gerektirdiği ceza ile mukabele edecektim. Ey mel'un Ayıptan vazgeç! Zira Allah gaybı herkesten daha iyi bilir. Ölü ise, Allah ona rahmet eylesin. Yetim ise Allah onun acısını hafifletsin. Mal ise Allah onu artırsın. Jurnal ise Allah ona lânet etsin!' müsadere1 :suçlu görülen bir kimsenin, işlediği suçun karşılığı olarak, mal varlığına el konması. (Kıyamet günümde bir kimse, sevap defterinde, yapmadığı ibadetleri görür. "Bunlar seni gıybet edenlerin sevaplarıdır" denir.) [Harâiti]
(Bir cemaat içinde bulunurken, bir kimse hakkında gıybet edildiğini görürsen, o kimse için yardımcı ol. Ve cemaatı da ondan men etmeye çalış veya oradan kalk git.) [İbn Ebi dünya]
(Din kardeşinin yüzüne söylemekten hoşlanmayacağın şey gıybettir.) [İbni Asakir]
(Bir kimsenin yanında din kardeşi gıybet edilir de, yardıma muktedirken ona yardım etmezse, Allahü teâlâ o kimseyi dünya ve ahirette rezil eder.) [İbni Ebiddünya]
(Bir kimsenin malı az, çoluk çocuğu çok, namazı güzel olursa ve müslümanları gıybet etmezse, kıyamette onunla yan yana oluruz.) [Hatib]
(Falancanın boyu kısadır) diyen birisine, Peygamber efendimiz, (Bu sözün denize atılsa, denizi kokutur) buyurdu. (Tirmizi)
Gıybet, insanın sevaplarının azalmasına, başkasının günahlarının kendine verilmesine sebep olur. Bunları her zaman düşünmek, gıybet etmeye mani olur. (İslam Ahlakı)
Gıybetin zararı Sual: Gıybetten kurtulmak mümkün müdür? CEVAP Evet, gıybeti ve zararını bilen gıybetten kaçıp kurtulur. Mesela yılanı ve zararını bilen, yılanla oynar mı? Yılanı koynuna alıp yatar mı? Gıybetten kurtulmak için: 1- Gıybetin zararını düşünmeli! Gıybet sebebiyle, sevaplarının gideceğini, hatta gıybet ettiği kimsenin günahlarını da yükleneceğini bilmelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kıyamette, sevap defteri açılan bir kimse, "Dünyada iken, şu ibadetleri yapmıştım, burada yazılı değil" der. "Onlar, silinip gıybet ettiklerinin defterlerine yazıldı" denir.) [İsfehani]
2- Gıybet, dünyada da alında bir kara lekedir! Kendine dedikoducu dedirtmemelidir. Çünkü Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Gıybet edeni dinleyen de günahta ortaktır.) [Taberani]
3- Bir kimse, başka birine kırgınsa, onu kötülemeye çalışır, gıybetini eder. Başkasına kızıp da kendini Cehenneme atmanın ahmaklık olduğunu bilen, gıybet etmez. Gıybet etmekle, ona zarar vermiş olmuyor, ancak kendine zulmederek, kendini felakete atıyor. Üstelik sevmediği kişinin günahlarını alıp, yerine kendi sevaplarını veriyor.
4- Bazen topluluktakileri memnun etmek, onları güldürmek için gıybet edilir. İnsanları memnun etmek için, Allahü teâlânın gazabına maruz kalmayı istemek ne kadar yanlıştır.
5- Gıybet eden, övülmeyi, herkesin kendisinden bahsetmesini ister. Bu bakımdan kendini övmek için dolaylı yolları seçer. Mesela, (Falanca çok geçimsizdir) der. Bu, (Ben geçim ehliyim) demektir. Cömert olduğunu bildirmek için, (Falanca çok cimridir) der. Eğer böyle gıybet edeni dinleyen, akıllı birisi ise, kendini bu şekilde övene hiç değer vermez, onun değersiz olduğunu anlar. Bunları dinleyen akıllı değil de, cahil, ahmak birisi ise, gıybet ettiği için ona değer verse, ne çıkar? Kazancı ne olur?
6- Başkalarını gıybet edip kusur araştıran kimse, kendi kusurlarını göremez. Halbuki kendi kusurları ile meşgul olan başkalarının kusurlarını göremez. Başkalarının kusurları ile uğraşan birisinin, kendi kusurunu görmeyen zavallı bir ahmak olduğu anlaşılır.
7- Kıskanç olan, mal sahiplerini kötüler. (Malı çok ama yemesini bilmez, cimrinin biridir) der. Yahut mevki sahibi için, (Müdür oldu diye kendini bir şey zannediyor) der. Böyle söylemekle, gıybet edilenin ne malı azalır, ne de makamı elden gider. Buna rağmen kıskançlık ateşi, söyleyeni yakıp kavurur. Üstelik, gıybet günahına girdiği için sevaplarını sevmediği kimseye vermeye mahkum olur.
Sual: Dini bir meseleyi öğrenmek için, (Beyim şunu yapıyor, caiz midir?) diye soruyorum. Beyimi gıybet etmiş oluyor muyum? CEVAP Hayır. Fakat beyinden bahsetmeyip, (Bir erkek hanımına şöyle yapsa caiz olur mu?) diye sormak daha uygun olur.
Sual: İstişare edene, (O erkeğin veya kızın şu kusuru vardır) demek, yahut, (O malı alma, şu kusuru var) demek gıybet olur mu? CEVAP Gıybet olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Facirin hâlini anlatmaktan çekinmeyin ki halk, onun zararından korunsun.) [Taberani]
Sual: Meşhur lakabı ile bilinenden bahsederken, mesela (Kara Bülent) demek gıybet olur mu? CEVAP Bu lakabı ile çağırılınca üzülmüyorsa gıybet olmaz.
Sual: Arkadaşımı, kötü arkadaşlardan korumak için, (Falan kumarbazdır, diğeri de sarhoştur) demek gıybet olur mu? CEVAP Gıybet olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Hayasızdan bahsetmek gıybet olmaz.) [İ.Adiy]
Sual: Birisini kasdederek kaş göz hareketi yapmak günah mıdır? CEVAP Eğer o, o hareketten dolayı üzülürse gıybet olur, günah olur. Üzülmezse hoşlanırsa günah olmaz, caiz olur.
Sual: Hükümetteki insanlar hakkında konuşmak gıybet olur mu? CEVAP Açıkça yanlış yapıyorlarsa söylemek caizdir.
Sual: Savunanlara karşı, cahil şeyhlerin yanlışlıklarını söylemek, kötülemek gerekmez mi? Müslümana bunu bildirmek gıybet olur mu? CEVAP Onların liderleri yanlarında kötülenirse, onlar da ehl-i sünnet âlimlerine hücum eder. Buna sebep olmamak lazım. Kendi aranızda kötülükleri söylenir. Zararlarından korunmaya çalışılır. Kötülerin zararından korunmak için kötülüğünü söylemek gıybet olmaz.
Gıybet zinadan kötüdür Sual: Gıybetin zinadan kötü olduğunu bildiren hadise uydurma diyorlar. Bu hadis din kitaplarında yok mudur? CEVAP O hadis-i şerifin meali şöyledir: (Gıybetten sakının; çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina edip tevbe eder de, [bir daha yapmazsa], Allahü teâlâ onun tevbesini kabul eder. Gıybet edilen, gıybet edeni affetmedikçe, affolmaz.) [İbni Ebid-Dünya, Deylemi, Taberani, Beyheki, Tergib ve Terhib, İ. Şarani, İ. Gazali]
Bir âyet-i kerime meali de şöyledir: (Fitne, adam öldürmekten daha beterdir.) [Bakara 191] Fitne ve kovuculuğun şerri çok büyüktür. Ondan korunmak gerekir. Nitekim Hammad b. Seleme şöyle anlatıyor: 'Bir kimse kölesini satılığa çıkardı. Alıcıya dedi ki: 'Kölemde kovuculuktan başka bir ayıp yoktur! Alıcı: 'Ben bu ayıba razı oldum' dedi ve köleyi satın aldı. Köle Birkaç gün yeni efendisinin yanında kaldıktan sonra efendisinin hanımına dedi ki: 'Efendin seni sevmiyor ve senin üzerine câriye getirmek istiyor. Bu bakımdan usturayı al da uyuduğu zaman ensesinden Birkaç kıl kes ki o kıllar üzerine sihir yapayım da sana bağlı kalıp seni sevsin'. Sonra gidip efendisine dedi ki: 'Senin hanımın dost tutmuştur ve seni öldürmek istiyor. Kendini uyumuş gibi göster ve bunu gözünle gör!' Adam kendisini uyur gibi gösterdi. Kadın ustura ile kılları kesmek için geldi. Adam, karısı gerçekten kendisini öldürmek istiyor zannetti. Kalkıp kadını öldürdü. Sonra kadının ailesi geldi adamı öldürdüler. Böylece iki kabile arasına savaş girdi. Âyet-i kerimede fitnenin adam öldürmekten daha büyük günah olduğu bildiriliyor. Adam öldürmek bir suç ise, fitne bir çok suçlara sebep olabilir. Fitnenin, birçok anlamı vardır. Daha çok küfür, bozgunculuk, bölücülük, bela, imtihan gibi anlamlara gelir. Fitne, bir çok müslüman kanı dökülmesine veya bir müslüman ülkenin küffârın eline geçmesine sebep olabilir.
Gıybet, Kur'an-ı kerimde, ölü kardeşinin etini yemeye benzetilmiştir. Bir âyet meali: (Birbirinizin kusurunu araştırmayın, arkasından çekiştirmeyin, gıybet etmeyin. Kim ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Bu tiksindiricidir. O halde Allah'tan korkun.) [Hucurat 12] Gıybet, söz taşımak ve diğer günahlardan kaçınmak, nefsle savaşmak olup, cihad-ı ekber olarak bildirilmiştir. Gıybetin verdiği zararlar hakkında hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Miracda göğüslerinden asılarak azap edilenleri gördüm. 'Bunlar, kaş göz işaretiyle alay ve gıybet edenlerdir' dendi. Nitekim Kur'anda, şöyle buyruluyor: (İnsanları arkadan çekiştirip, kaş göz ile alay edenlerin vay haline!) [Hümeze1] (Beyhâki)
(Miracda, Cehennemde kokmuş leş yiyenlerin kim olduğunu sordum. 'Bunlar, gıybet ederek insanların etlerini yiyenlerdir' dendi.) [Ibn. Ahmed]
(Gıybet ve kovuculuk, kişinin imanını zayıflatarak yok eder.) [İsfehani]
(Cehennemden en son çıkan, gıybetten tövbe edendir. Cehenneme ilk giren, gıybetten tövbe etmeden ölendir.) [R.Nasıhin]
(Gıybet, etmek leş yemekten daha kötüdür.) [İ.Hibban]
(Biri için söylenen kusur, onda varsa, gıybettir, yoksa iftira olur.) [Müslim]
(Kıyamette, bir kimse amel defterine bakar, "Şu ibadetleri yapmıştım. Bunlar yazılı değil" der. "Onlar, silindi, gıybet ettiklerinin defterlerine yazıldı" denir.) [İsfehani]
(Gıybet edenin duası kabul olmaz.) [Şir'a]
(Gıybet eden Cehennemliktir.) [İsfahani]
(Dört kişinin, çektikleri şiddetli azaptan, Cehennemdekiler rahatsız olur. Biri, ateşten bir tabut içindedir, ikincisi bağırsaklarını yerde sürür, üçüncüsü kan ve irin kusar, dördüncüsü kendi etini yer. İlki borçlu olarak öldü. İkincisi idrardan sakınmazdı. Üçüncüsü, müstehcen konuşurdu. Dördüncüsü, gıybet ve kovuculuk ederdi.) [Taberani]
(Beş şey oruç ve abdestte hayır bırakmaz: Yalan, gıybet, söz taşıma, şehvetle harama bakmak, yalan yere yemin etmek.) [Deylemi]
(Oruç, ateşe kalkandır. İbadetini gıybetle boşa çevirmediği takdirde onu korur.) [Buhari]
(Gıybet yapmayan Allahü teâlânın güvencesindedir.) [İbni Huzeyme]
(Leş yemek, gıybet ederek, arkadaşının etini yemekten daha hafiftir.) [Ebuşşeyh]
Yeni defnedilen iki ölü için Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Şimdi onların kabirleri ateşle dolduruldu, azap içindedir. Feryatlarını insan ve cinden başka her mahluk işitti. Eğer gizleyebilseydiniz, benim işittiklerimi siz de işitirdiniz. Bunlardan biri, idrardan sakınmazdı, öteki de, insan eti yerdi [gıybet ederdi].) [İ.Ahmed, İbni Cerir]
Resulullah gıybet edene, (Tövbe et, kardeşinin etini yedin) buyurdu. (Taberani, İ. Ebi Şeybe)
Suç işleyerek cezalandırılan birisini gıybet edenlere, Resulullah efendimiz, (Şu eşeğin leşinden yiyin. Gıybet etmek, şu eşek leşini yemekten daha kötüdür) buyurdu. (İbni Hibban] Bir kimse, nefsine, şeytana ve kötü arkadaşa uyup zina etmişse, sonra pişman olup bir daha yapmamışsa, Allahü teâlâ onun tövbesini kabul eder. Fakat gıybet, söz taşımak, bir çok fitnelere sebep olabilir. Gıybete kolayca girildiği, zararının sınırı olmadığı için bu şiddetli bir ikazdır.
Gıybetin kefareti Gıybet etmenin kefareti, üzülüp tövbe etmek ve helalleşmektir. Pişman olmadan helalleşmek, riya olur, ayrı bir günah olur. Gıybet, üç türlüdür: 1- (Bu gıybet değil, onda olan şeyleri söyledim) demek. Böyle söylemekle, harama helal demiş olur ki, çok tehlikelidir.
2- Gıybet olunan, bunu duymuşsa, tövbe etmekle affedilmez. Onunla helalleşmek de gerekir. Bir hadis-i şerif meali: (Gıybetini yaptığı kişi, gıybet edeni affetmedikçe, mağfiret olunmaz.) [Deylemi]
3- Gıybet olunanın bundan haberi yoksa, tövbe ve istiğfar etmekle ve ona hayır dua etmekle affolur. (Ya Rabbi beni de, gıybetini ettiğim kişiyi de affet) diye dua etmelidir! İki hadis-i şerif meali : (Gıybetin kefareti, gıybet edilenin mağfireti için dua etmektir.) [İbni Lâl]
(Gıybet eden, gıybet edilen için mağfiret dilerse gıybet günahına kefaret olur.) [Hatib]
İhtiyaç halinde gıybeti caiz olanlar 1- Bir haksızlığı, bir yolsuzluğu şikayet için, ilgili mercilere bildirmek.
2- Bid'at sahibi ile gezen birine, (Onunla gezme, o mezhepsizdir) demek.
3- Şahitlikte, (Falanca şöyle yaptı) demek.
4- İnsanları, açıktan günah işleyenlerden korumak için, mesela (O kumarbazdır) demek.
5- Müslümanları, bid'at ehlinin zararlarından korumak için, bunların kitaplarının ve yazılarının bozukluğunu, sözle veya yazı ile bildirmek. [Bunu yapmak, aynı zamanda dinin emridir.]
Sual: Helal edeceği bilinse, ana babanın gıybeti caiz midir? CEVAP Caiz değildir, günahtır, helâlleşmek gerekir. Ana baba hakkını helâl etse de, gıybet etmek günah olduğu için, ayrıca tövbe etmek de gerekir.
Sual: Kâfiri gıybet etmek de haram mıdır? CEVAP Zimmî kâfiri gıybet etmek haramdır, harbi kâfiri gıybet etmek caizdir. Şimdi dünyada zimmî kâfir yoktur. Kim olursa olsun, ağzımızı gıybete alıştırmamalıyız.
[Halifelik döneminde, İslam devletinde yaşayıp, cizye ve haraç veren kâfire zimmî, kendi ülkesinde yaşayan, İslam devletine bağlı olmayan kâfire de harbi denirdi.]
Sual: Bir kimsenin gıybet ettiğini görünce, ne yapmalıyız? CEVAP Söyleyince kabul edecek biriyse mani olmalı, böyle değilse konuyu değiştirmeye çalışmalı veya orayı terk etmeli. Bunlar da mümkün olmazsa, kalben gıybete razı olmamalıdır. Hz. Peygamber isim söyleyerek eleştirmezdi. Bazı kavimlere ne oluyor ki şöyle yapıyorlar [Ebu Dâvud] Gıybeti dinleyen gıybetçilerden olur. [Taberâni] Ebubekir(r.a) ile Ömer (r.a)'den rivayet ediliyor ki onlardan biri arkadaşına 'Filân adam çok uyuyor!' dedi. Sonra ikisi birden ekmeklerini yemek için Hz. Peygamber'den bir katık istediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber 'Siz katıklandınız!' dedi. Onlar 'Bizim katıklanmadan haberimiz yok!' deyince, Hz. Peygamber şöyle dedi: Evet, siz kardeşinizin etinden yediniz! [Taberâni] Dikkat ettiğinde, Hz. Peygamber'in ikisini birden suçladığını göreceksin. Oysa o sözü söyleyen sadece onlardan biriydi. Diğeri onu dinliyordu. '(Maiz'), köpeğin öldüğü gibi öldü!' diyen bir kişi olduğu halde Hz. Peygamber ikisine birden şöyle dedi: Şu leşten yiyiniz! İkisini birden leş yemeye davet etti. Bu bakımdan dedikoduyu dinleyen de gıybetin günahından kurtulamaz. Ancak diliyle veya korktuğu takdirde kalbiyle gıybeti reddederse veya gıybet meclisinden kalkarsa veya gıybetçinin konuşmasını başka bir konuşma ile keserse gıybetçi sayılmaz. Aksi takdirde günahkâr olur. Eğer dedikoducuya diliyle sus deyip de kalben onun dedikodusunu dinlemek istiyorsa, bu münafıklık olur. Kalben gıybeti çirkin görmedikçe münafıklıktan kurtulamaz. Eliyle susması için işaret etmek veya kaşıyla veya kirpikleriyle işaret etmek yeterli değildir. Çünkü bu işaretler bahsi yapılan kişiyi hakir görmek demektir. Aksine o kişiyi tahkir değil de tazim etmeli ve açıkça onu savunmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kimin yanında bir mümin zelil ediliyorsa, o da kudreti olduğu halde o mü'mine yardım etmiyorsa, Allah onu Kıyamet gününde insanların gözü önünde zelil edecektir.[İbn Ebî Dünya] Kim (müslüman) kardeşinin bulunmadığı bir mecliste onun haysiyetini korursa, Kıyamet gününde onun haysiyetini korumak Allah'a hak olur. Kim kardeşinin gıyabında onun haysiyetini korur ve müdafaa ederse, o kimseyi ateşten azat etmek Allah'a hak olur. [Ahmed, Taberânî,(Ebu Derdâ'dan)] Kişinin gıybet etmesinden ötürü -rivayet ettiğimiz hadislerden anlaşıldığı gibi- kendisini Allah'ın gazabına mâruz bırakmış olduğunu bilmesidir. Çünkü kıyamet günündeki, iyilikleri gıybetinin ve mürüvvetinin bedelidir. Eğer iyilikleri yoksa, gıybeti yapılanın kötülüklerinden onun defterine nakledilir. O, bununla Allah'ın gazabına mâruz kalır. Kulun mizanında kötülük kefesi, iyilik kefesine ağır basarsa cehenneme girer. Bazen de gıybetini yapmış olduğu kimseden kendisine bir günah nakledilir ve o günah ile terazisinin günah kefesi ağır basar ve dolayısı ile cehenneme girer. Gıybetçinin başına gelen azabın en azı, onun amellerinin sevabını azaltmasıdır. Bu azaltma, hakkın istenilmesi, sual, cevap ve hesap icra edildikten sonra olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Gıybetin, kulun hasenâtında yapmış olduğu tahribat, kuru odunda yapmış olduğu tahribattan daha süratli ve şiddetlidir. [Bu hadis, hasetçi hakkında da vâriddir.] Bu bakımdan kul, haset ve gıybetin kötülüğü hakkında vârid olan hadislere iman ettiğinde o hadislerdeki tehditlerden korktuğu için dilini başıboş bırakmaz. Kendi hakkında düşünmek ona fayda verir. Eğer kendinde bir ayıp görürse, onunla meşgul olur ve Hz. Peygamber'im şu hadisini hatırlar: Kendisinin ayıbı, kendisini halkın ayıbıyla meşgul olmaktan alıkoyan kimseye cennet vardır. (Bezzar] Allah Teâlâ Kur'an'da 'Birbirinizi arkasından çekiştirmek ölü kardeşinizin etini yemek gibidir. Bundan tiksinirsiniz değil mi? (Hucurat/12) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Müslümanın her şeyi diğer müslümana haramdır. Kanı, malı ve namusu(nu pâyimâl etmek)... [Müslim] Câbir ve Ebu Said Hz. Peygamber'den (s.a) şöyle rivayet ediyorlar: Dedikodudan kaçınınız! Muhakkak ki dedikodu(gıybet), zînadan daha kötüdür. Çünkü kişi, bazen zina eder, tövbe eder ve Allah tövbesini kabul eder. Dedikodu yapan bir kimse ise, dedikodusu yapılan kişi kendisini affetmedikçe Allah tarafından affedilmez. [ İbn Ebî Dünya, İbn Hibban] Enes (r.a) Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder: İsrâ gecesinde yüzlerini bakırdan tırnaklarıyla paramparça eden bir kavmin yanından geçtim. Cebrâil'e 'Bunlar kimlerdir?' diye sordum. Cebrail 'Bunlar halkın dedikodusunu yapan, haysiyet ve mürüvvetlerine dil uzatanlardır!' dedi. Enes şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber bize hutbe okudu. Faizden bahsetti. Onun korkunçluğunu uzun uzadıya belirtti. Sonra şöyle buyurdu: Kişinin faizden bir dirhem kazanması, Allah katında günah bakımından, otuzaltı zinadan daha tehlikelidir. Faizin en çirkini ise, müslümanın ırzına dil uzatmaktır. [İbn Ebi Dünya] Câbir der ki: Bir seferde Hz. Peygamber ile beraberdik. Sahipleri azap gören iki kabrin yanında durarak şöyle buyurdu: Bu iki kabrin sahibi azap görüyorlar! Oysa azap görmeleri pek büyük olmayan bir suçtan dolayıdır. Onlardan biri halkın dedikodusunu yapardı. Diğeri ise küçük taharetten korunmazdı. [İbn Ebî Dünya, Ebu Abbas Değuli] Mâlik b.Dinar şöyle anlatır: ''Hz. Îsâ (a.s) beraberinde havariler olduğu halde bir köpek leşinin yanından geçti. Havariler 'Bu köpeğin kokusu amma da fena' dediler. Îsâ (a.s) 'Onun dişinin parlaklığı ne güzeldir' diye karşılık verdi. İsa (a.s) bu sözüyle havarileri, köpeğin gıybetini yapmaktan bile menediyor ve onların Allah'ın mahluku hakkında güzelden başka bir şey söylememelerine dikkat çekiyordu''. Ali b. Hüseyin başkasının dedikodusunu yapan bir kişiyi dinledi ve şöyle dedi: 'Dedikodudan kaçın! Çünkü dedikodu, insan köpeklerinin katığıdır'. Ömer (r.a) şöyle demiştir: 'Allah'ı anmaktan ayrılmayın! Çünkü onda şifa vardır. Halktan bahsetmekten sakının! Çünkü o hastalıktır'. Allah Teâlâ'dan, ibadetine yönelmek için tevfîkini talep ederiz. Kalben Yapılan Gıybet'in Haram Olması Kötü söz gibi kötü zan da haramdır! Bu bakımdan başkasının kötülüklerini dil ile anmak haram olduğu gibi müslüman hakkında içinden su-i zanda bulunmak da haramdır. Ben bundan kalbin kinini ve başkasının hakkında kötülükle hükmetmesini kastediyorum. Kalbinden bir anda gelip geçen şeyler affedilmiştir. Hatta şek ve şüphe etmek de affedilmiştir. Yasaklanan, başkasının hakkında kötü zanda bulunmaktır. Zan ise nefsin meylettiği ve kalbin yöneldiği şeyden ibarettir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. (Hucurât/12) Gözünle görmediğin, kulağınla işitmediğin bir şeyin kalbine düşmesine gelince, o şeyi senin kalbine şeytan atmıştır. Bu bakımdan İblis'i doğrulamak câiz değildir. İki Hasmın Arasına Girip, İki Yüzlülükle Herkesin Arzusuna Göre Konuşmak Düşmanlık güdenleri gören bir kimse, bu felâketten az zaman kurtulabilir. Bu ise münafıklığın ta kendisidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kimin dünyada iki yüzü varsa, kıyamet gününde o kimse için ateşten iki dil olur. [Ammar b. Yasir] Ebu Hüreyre (r.a) Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder: Kıyamet gününde Allah'ın kullarından kötü, şerli olarak iki yüzlü bir kimse göreceksiniz ki şu gruba öbür grubun konuşmasını, öbür gruba da bunların konuşmasını getirip götürür! [İbn Ebî Dünya] Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: ''Tevrat'ta okudum: 'Kişi arkadaşına karşı iki değişik dudak kullanırsa, emanet iptal olunmuştur demektir. Allah, kıyamet günü iki değişik dudak kullanan kimseyi helâk eder' yazılıydı''. Ebu Hüreyre şöyle demiştir: 'İki yüzlüye Allah katında, emin olmak uygun değildir'. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kıyamet günü Allah katında en çok nefret edilenler, kibirlenenler ve yalancılardır. O kimselerdir ki, kalplerinde, gönüllerinde arkadaşlarına karşı nefret vardır. Arkadaşları ile bir araya geldikleri zaman onlara yağcılık yaparlar. O kimselerdir ki, Allah'a ve peygambere itaate davet edildiklerinde ağırlaşır, şeytana ve ona uymaya davet edildiklerinde duraksamadan icabet ederler. Selef, iki ayrı kişi ile iki ayrı yüzle görüşmenin münafıklık olduğunda görüş birliği içindedirler. Münafıklığın birçok alâmetleri vardır. İşte bu da o alâmetlerden biridir. Zira insan bir tek tarafın konuşmasını nakletmek suretiyle kovucu olur. Bu bakımdan iki tarafın konuşmasını da birbirine naklederse, o zaman kovuculuktan daha şerli olur. Eğer söz nakletmez, her birinin diğerine karşı güttüğü düşmanlığı güzel görüp tasvip ederse iki yüzlü sayılır. Yine ikisine de sana yardım edeceğim vadinde bulunursa (ateşe körükle giden ve bundan da razı olan bir kimsenin yaptığı gibi), hüküm böyle olur. Düşmanlardan birini övüp yanından ayrıldıktan sonra kötülerse bu hareketi de iki yüzlülük olur. En uygunu susmak ve düşmanlardan hak sahibi olanını övmektir ve onu ardından, huzurunda iken ve düşmanının karşısında da övmektir. İbn Ömer'e şöyle denildi: 'Biz yöneticilerimizin huzuruna giriyoruz. Orada konuşuyoruz. Çıktığımız zaman konuştuklarımızın aksini konuşuyoruz' dedi. İbn Ömer 'Biz Hz. Peygamberin zamanında bunu münafıklık sayardık' dedi. Kişi emirin huzuruna girip, onu övmeye ihtiyacı olmadığı zaman böyle yaparsa münafıklık etmiş sayılır. Zâlimi övmek ise açık bir yalandır. Bu yalanı söylemek ancak bir zaruretten dolayı caiz olur veya zorlanıldığı zaman yalan söylemek mübah olur. Emirleri övmek, onların dediklerini tasdik etmek, bâtıl konuşmalarını tasdik bakımından baş sallamak doğru değildir. Aişe (r.a) şöyle anlatır: Bir kişi Hz. Peygamber'den içeri girmek için için izin istedi. Peygamber (s.a) şöyle dedi: Ona izin verin! Aşiretin içinde en kötüdür o! Adam içeri geldiği zaman, Hz. Peygamber kendisiyle yumuşak konuştu. Çıkıp gittiği zaman Hz. Peygamber'e 'Sen daha önce onun hakkında söylediğini söyledin. Sonra kendisiyle yumuşak konuştun. Bu nasıl olur?' dedim. Cevap olarak şöyle dedi: 'Ey Aişe! İnsanların kötüsü o kimsedir ki şerrinden korunmak için kendisine ikram edilir! [Müslim, Buhâri]
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/2/2009 - DİLİN AFETLERİ -4
Övmek Allah Teâlâ Kur'an'da 'Kıyamet gününde Allah aranızda adâletle hükmedecektir' buyurmaktadır. Kıyamet gününün en önemli nedenlerinden biri olan kullarının hakkında ve birbirleriyle olan ilişkilerinde her şeyi en iyi bilen olarak nihaî kararı verecek tek güç, tek hâkimiyet ve tek karar sahibi olup kullarının ameline göre hükmedecek olmasıdır. Hz. Peygamber (s.a) 'Ben bile Kıyamet günü Rabbimin bana ne ile muamele edeceğini bilemem ve ben amelime güvenemem fakat ancak Rabbimin rahmeti beni kurtarabilir!' buyurmuştur. Bazı yerlerde övmek yasaklanmıştır. Kötüleme ise gıybet ve başkasının aleyhinde bulunmaktır. Övmede altı âfet vardır. Dördü övende, ikisi övülendedir. Öven Taraftaki Âfetler Birincisi: Bazen abartır bu ise onu yalana sürükler! Nitekim güvenilir, âbid ve zâhid bir kimse olan Hâlid b. Mikdad şöyle demiştir: 'Kim bir sultanı veya herhangi bir kimseyi, kendisinde bulunmayan sıfatlarla tanıklar huzurunda överse, Allah da kıyamet günü bu kimseyi dehşetten sarkmış diline basıp düştüğü halde haşreder'. İkincisi: Bazen övücüye riya galip gelir. Çünkü öven kişi, övgüsüyle sevgi gösterisinde bulunur. Oysa kalbinde sevgi yoktur ve söylediklerine inanmamaktadır. Bu bakımdan söyledikleriyle hem riyakâr, hem münafık olur. Üçüncüsü: Övücü, bazen olmayan şeyleri söyler. Hem de o şeylerden haberdar olma imkânı olmadığı halde söyler. Rivayet ediliyor ki bir kişi Hz. Peygamberin yanında bir kişiyi övdü. Peygamber kendisine şöyle dedi: Sana yazıklar olsun! Sen arkadaşının boynunu kopardın. Eğer arkadaşın bu dediklerini işitseydi hiçbir zaman kurtuluşa eremezdi! Eğer biriniz, arkadaşını övmek mecburiyetinde ise, bari 'Ben filân kimseyi şöyle sanıyorum ve Allah katında hiç kimseyi temize çıkarmıyorum, çünkü o kimsenin kontrol edeni Allah'tır. Eğer onun öyle olduğunu görüyorsa öyledir' desin. Bu âfet, mutlak vasıflarla övmekten meydana gelir. O vasıflar ancak delillerle bilinir. Kişinin 'O muttakidir', 'Verâ sahibidir', 'Zahiddir' 'Hayırlıdır' ve benzeri vasıfları söylemesi gibi... Fakat kişi ben onu geceleyin namaz kılarken, sadaka verirken, haccederken gördüm' dediği zaman bunlar kesin şeyler olduğu için sakınca olmaz. Kişinin o âdildir, râzıdır demesi de o kabildendir; Çünkü âdil olmak ve rızâ gizlidirler. Bu bakımdan burada kesin konuşmak doğru değildir. Ömer (r.a), bir kişiyi öven birini dinledi ve 'Sen onunla yolculuğa çıktın mı?' diye sordu. Öven 'Hayır' dedi. Ömer 'Sen onunla alış veriş ettin mi?' Öven 'Hayır' dedi. Ömer 'Sen onun komşusu musun? Sabah ve akşamını biliyor musun?' dedi. Öven 'Hayır' dedi. Ömer 'Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki sen o adamı tanımıyorsun' dedi. Dördüncüsü: Övülen kişi zâlim veya fâsık(günahta ısrar eden) olduğu halde bazen övülmekten dolayı sevilir. Oysa böyle bir sevgiye meydan vermek doğru değildir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Günahta ısrar eden bir kimse övüldüğü zaman Allah Teâlâ öfkelenir.(Beyhaki) Hasan Basri şöyle demiştir: 'Kim, uzun yaşaması için zâlime dua ederse, o kimse Allah'a yeryüzünde âsi gelmeyi sevmiş olur! Günahkâr bir zâlimin üzülmesi için aleyhinde bulunmak; sevinmesin diye kendisini övmemek en uygun harekettir. Övülen taraftaki Âfetler Övgü kişiye iki yönden zarar verir. Birincisi: Övgü onda kibir ve gurur meydana getirir, kibir ve gurur ise helâk edicidirler. İkincisi: Övüleni hayırla övdüğünde, bu övmeden sevinir, hayır yapma yönünden gevşer ve nefsinden râzı olur. Oysa nefsinden râzı olan bir kimsenin çalışması azalır; çünkü nefsini kusurlu gören bir kimse ciddiyetle çalışmaya koyulur. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Arkadaşını yüzüne karşı övdüğün zaman sanki sen onun gırtlağına üzerinde pırıl pırıl parlayan keskin bir usturayı gezdirmiş olursun. [İbn Mübarek] Başka bir kişiyi öven kimseye şöyle demiştir: 'Allah seni kessin. Sen adamı kestin! Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Bir kişinin başka bir kişiye bilenmiş bir bıçakla saldırması, onu yüzüne karşı övmesinden daha hayırlıdır. Netice olarak bu husus Allah hakkında yalan uydurmak konusunu anımsatıyor. Bu konu da Allah'ın kulları üzerindeki tasarruf ile karar verme yetkisi ve onun hükmünü içermektedir. Ömer (r.a) şöyle demiştir: Övmek, kesmek demektir'. Bunun hikmeti şudur: Çünkü kesilen bir kimse çalışmaktan gevşer ve çalışamaz hale gelir. Bir kimse övüldüğü zaman da gevşer veya kibir ve gurura meyleder. Kibir ve gurur ise helâk edici sıfatlardır. İşte bunun için de Ömer (r.a) övmeyi kesmeye benzetmiştir. Eğer övgü, öven ile övgüsü yapılanın hakkında bu âfetlerden uzak olursa, o vakit övmekte herhangi bir sakınca olmaz. Hatta böyle olduğundan övmek çoğu zaman iyi olur ve bunun için de Hz. Peygamber (s.a) sahabeyi överek şöyle buyurmuştur: Eğer Ebubekir Sıddık'ın imanı -peygamberler hariç- tüm insanların imanıyla tartılsa muhakkak Ebubekir'in imanı ağır basar. Gerçekten övmek ve övülmek Allah'a mahsustur. Aişe (r.a) şöyle demiştir: Peygamber(s.a) kendiliğinden bir söz söylemez. Nitekim Allah Teâlâ Kur'an'da şöyle buyurur: Allah, kalplerde olanı bilir. Övülene Düşen Görevler Övülen bir kimseye, kibir ve gururun âfetinden şiddetle sakınmak, övgüden dolayı ibadetlerde gevşeklik göstermekten şiddetle kaçınmak düşer. Bir kimse Ömer (r.a) övdü, karşılık olarak Ömer ona şöyle dedi: 'Sen hem beni, hem de kendini helâk mı etmek istiyorsun?' Bir kimse Ali (r.a) yüzüne karşı övdü ve aynı zamanda Ali'nin kulağına, bu kişinin aleyhinde konuştuğu haberi gelmişti. Cevap olarak Ali (r.a) ona şöyle dedi: 'Senin dediğinin (övdüğün hâlin) altında; nefsindekinin (yerdiğin hâlin) de üstündeyim!' Konuşma Anında Hataların İnceliklerinden Gâflet Etmek Allah ve onun sıfatlarıyla, dini emirlerle ilgili olan hususlarda sözleri yerli yerince kullanmaya, ancak alimler muktedir olurlar. O halde ilim ve fesahatta kusurlu olan bir kimsenin sözleri hatalardan uzak değildir! Fakat Allah onu cehaletinden dolayı affedebilir. İbn Abbas şöyle anlatır: 'Bir kişi Hz. Peygamber'e (s.a) geldi. Bir iş için kendileriyle konuşarak dedi ki: 'Allah'ın ve senin dilediğin...' Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Sen beni Allah ile eşit mi kılıyorsun? Yalnızca Allah'ın dilediği de. [Nesâî, İbn. Mâce] Ömer (r.a) Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder: Allah Teâlâ, sizi baba ve dedelerinizle yemin etmekten men eder. Bu şekilde yemin etmeyi yasaklar. Kim yemin etmek istiyorsa, Allah ile yemin etsin veya sussun. [Müslim, Buhâri] Ömer (r.a) der ki: 'Peygamber'in bu hadis-i şerifini işittiğimden beri, Allah'a yemin ederim ki bir daha ecdadımla yemin etmedim'. Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: Sakın sizden bir kimde benim abdim (kölem), benim câriyem demesin. Çünkü hepiniz Allah'ın köleleri ve kadınlarımızın hepsi de Allah'ın câriyeleridir. Çocukları hakkında benim kızım, benim oğlum diyebilir. Köle de 'benim rabbim (sahibim), benim rabbiyem(sahibem)' demesin. Benim efendim, benim hizmet ettiğim hanımım desin. Çünkü hepiniz Allah'ın kölelerisiniz. Rab ancak Allah Teâlâ'dır. Sakın fâsık bir kimseye efendimiz demeyiniz. Çünkü o fâsık sizin efendiniz olduğu takdirde siz Rabbinizi kızdırmış olursunuz. [Ebu Dâvud] Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Sakın üzümlere kerm demeyiniz; çünkü kerm kelimesi, müslüman kişi demektir.[Müslim, Buhari] Bu söz, isim olduğu şeyde hayır ve fayda olduğuna delâlet eder. Bu vasfa da üzüm değil, müslüman kişi daha lâyıktır. İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilir: ''Muhakkak içinizden biri şirk koşar, hatta köpeği ile dahi şirke girer ve 'Eğer köpek olmasaydı bu gece malımız çalınacaktı' der''. Bu ve benzeri sözler, konuşmaya dahil olanlardır. Saymakla bitirmek mümkün değildir. Kişi dilini serbest bıraktığı takdirde hatadan selim kalmaz ve bunu böyle düşündüğü anda Hz. Peygamber'in (s.a) 'Susan kurtulmuştur' hadis-i şerifinin sırrını anlamış olur. Çünkü bu afetlerin hepsi tehlike ve felâketlerdir ve hepsi de konuşanın yolunda beklemektedirler. Eğer konuşan susarsa selâmet bulur. Eğer konuşursa kendini tehlikeye atmış olur. Ancak fâsih bir dil, gelmiş bir ilim, koruyucu bir takvâ ve daimi bir murakabe kendisine refakat ederse ve kendisi de mümkün olduğu kadar konuşmayı azaltırsa selâmette kalması umulur. Kişi tüm bunlarla beraber yine de tehlikeden tamamen kurtulmuş sayılmaz. Eğer konuşmayı beceremeyen kimselerde isen bunu ganimet ve fırsat sayarak sükût edip selâmete kavuşanlardan olmaya çalış! Çünkü selâmet, bu ganimetlerden birisidir. Âvam Tabakasının Allah'ın Sıfatlarından, Sözlerinden ve Harflerden Sormaları Halk bunların kadîm(ezelî, sağlam, muhkem) mi, hadis mi (sonradan var olmuş) olduğunu sorar. Oysa halk tabakasının görevi, Kur'an'da olan ibadet ve taatlarla meşgul olmaktır. Ancak bu ibadet ve taatlarla meşgul olmak nefislere ağır gelir. Fuzuli hareketler ise, kalbe hafif geldiğinden avam tabakasından olan bir kimse ilme dalmaktan hoşlanır; çünkü şeytan kendisine 'sen âlimlerden ve fazilet ehlindensin' hayalini verir ve bu hayali kalbinde yerleştirmek için var kuvvetiyle çalışır. Onu kaydırıp küfrünü gerektiren bir sözü ağzından çıkarıncaya kadar yakasını bıraknaz. oysa kendisi küfrünü gerektiren bir söz söylediğinden habersizdir. Halk tabakasından birinin büyük bir günah işlemesi, o kimsenin ilim hakkında konuşmasından daha selâmetli ve tehlikesizdir. Hele Allah'ın zat ve sıfatları ile ilgili konularda konuşması daha da tehlikelidir. Halk tabakası ibadetlerle meşgul olu Kur'an'da bildirilen gerçeklere tetkik etmeksizin inanmak ve uymaktır. Avam tabakasının ibadetlerle ilgili hususların dışındaki konulardan sormaları edebe aykırıdır. Bununla Allah'ın azabına müstehak olurlar. Ve böyle konulara girmekle inkârcılık ve günah tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Avâm tabakasının bu tür soruları, tıpkı çobanların padişahların sırlarından sormalarına benzer. Bu ise cezayı gerektiren bir durumdur. Kim ilmî bir meseleden sorarsa ve o meseleyi kavrayacak kabiliyette değilse, o kimsenin durumu kötüdür. Çünkü böyle bir kimse, bu meseleye nispeten halk tabakasından sayılır. Bu sırra binaen Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Ben sizi terk ettiğim sürece, siz de benim yakamı bırakıp soru sormayın; çünkü daha öncekiler, peygamberlerine fazla sorduklarından dolayı ve peygamberleri ile bu sebeple ihtilâfa (ayrılık, anlaşmazlık, aykırılık, uyuşmazlık)düştüklerinden ötürü helâk olmuşlardır. Ben sizi herhangi bir şeyden sakındırdığım zaman, siz de ondan sakının ve size emredilen bir şeyi ise, gücünüz yettiği kadar yapın. [Müslîm, Buhârî] 
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/2/2009 - BİR AYET - BİR HADİS

BİR AYET: BURÇLARI OLAN GÖK VE VADEDILEN GÜN.
BİR HADİS: DÜNYA ÖKÜZ İLE BALIĞIN SIRTINDADIR...
Dünya güneşin etrafında dönerken hayali on iki menzilden geçer. Biz bunlara "burçlar" diyoruz. Bu burçlardan ikisinin adı "öküz" ve "balık"tır. Peygamber efendimize ayrı ayrı zamanlarda dünyanın ne üstünde durduğu sorulmuş, o da birinci defasında "öküzün", ikinci defasında "balığın" üstünde duruyor diye buyurmuştur Peygamber efendimiz mecazlı ve kinayeli bir sözle büyük hakikati en güzel şekilde dile getirmiş, hem o asırdaki, hem de daha sonraki asırlardaki muhataplarını tatmin etmiştir.
On dört asır önce, yani Peygamberimiz ve Sahabelerinin yaşadığı asırda en önemli iki geçim kaynağı çiftçilikle avcılıktı. Bu şimdi de kısmen böyledir. Ziraatın sembolü öküz, avcılığın sembolü ise balıktır. İşte, Peygamberimiz "Dünya öküzle balığın üstündedir," hadisiyle bu hakikate parmak basmış, insanların geçiminde en mühim iki kaynağı gayet beliğ bir tarzda ifade etmiştir. (bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131)


|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/1/2009 - KABİR AZÂBI
Kabir azâbını inkâr edenlerin şüphelerini gidermek hususunda:
Bir grup insanlar, sahih meşhur hadislerle ve Kur'an âyetleri ile sabit olan kabir azâbından şüphe ediyorlar. Hatta neredeyse onu inkâr edip, mümkün olmadığına kara verecekler. Onları bu şüpheye düşüren işaretler de, henüz defnedilmemiş ölülerin durumlarını hissetmeleridir. Ki bu durum azap duyma ve ızdıraplanmaya ters gelmektedir. Çünkü azabın doğal gerekleri arasında ızdırap ve çırpınma bulunur. Fakat dünyada şöyle bir işareti vardır. Rüyasında kendisine iğne yapıldığını gören ve acısını aynen duyan bir insan rüyadan uyanınca gerçekte ne iğne ne de iğneyi kendisine enjekte edeni görür ve rüyasında dayak yediğini hatta acısını aynen duyduğunu söyleyen ve yazan insanlar vardır. Bu problemi çözecek cevap şudur; kabir yurdu olan berzah alemindeki hayat, kendinde irade ve hisse dayalı hareketlerin bulunduğu dünya hayatı türünden değildir. Ki irade ve his, hayatın gerçeklerindendir. Hatta bunlar, berzah alemindeki hayata terstir. Orada azabın acısını duyabilmek için hissetmek yeterlidir. Berzah hayatı, sanki dünya hayatının yarısıdır. Orada ruhun bedenle olan ilişkisi, dünya hayatındaki ilişkinin yarısı kadardır. Henüz defn edilmemiş ölüler, berzah hayatındaki azabın acısını hissederler. Bu dünya hayatında, onlarda ızdırap ve hareketten yana hiçbir şey bulunmaz. Bırakın defn olayını daha ölüm olayı gerçekleşmeden önce Allah'ın azâbı başlar. Allah'ın vâdettiği inkâr edenler ve suçlular hakkındaki ceza, can boğaza gelince tadılmaya başlanır. Bunun en büyük delili olan Kur'an ayeti'nde Yüce Allah (C.C) şöyle buyurmadadır: Melekler onların alınlarına, sırtlarına, vura vura canlarını alırlar.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/1/2009 - ÂDİL OLUN.ALLAH ADÂLETLE DAVRANANLARI SEVER
Yüce Allah Kur'an'da:''Âdil olun. Allah adâletle davrananları sever'' buyurmadadır. Âdil davranmamanın temelinde güçlünün zayıfı ezmesi veya mal toplama isteği söz konusudur. Bunu, daha önce kendi beden ülkesinde adâleti gözetmeyen yapamaz. Burada adalet, şehvet ve gazap zulmünü akıldan çıkarıp, bunları akla ve din hükümlerine esir etmektir. Aklı ve dini onlara esir etmek değil. İnsanların çoğu aklı, şehvet ve gazabın hizmetinde bulundurur ya da şehvet ve gazap [kızgınlık,öfke, haset, intikam hırsı] arzularına kavuşmak için, başka manâlar çıkarırlar. Akıl, melekler cevherinden ve Allah'ın askerindendir. Şehvet ve gazap ise şeytanın askeridir. Allah'ın askerini, şeytanın askerine esir eden, başkasına nasıl adaletli davranabilir?O halde ilk adalet güneşi kalpte doğar ve sonra onun ışığı, nuru; evinde bulunanlara ve yakınlarına cereyan eder. Daha sonra da onun aydınlığı emri altında bulunan kimselere ulaşır. Güneş olmadan ışık beklemek ise mümkün olmaz. Memurlarına ve devlet işinde çalışanlara adâletle iş yaptırmayan ve emri altında bulunan kimselere adaletle davranmayan kimseler, onlar hakkında adâleti gözetmemiş olur. Adâlet aklın çok olmasından doğar. Akletmek ise işleri olduğu gibi görmek, özünü anlamak, dışı ile kalmamaktır. Bu da eğitim, öğrenip bilgi sahibi olmakla ve aklın kemâli ile mümkündür. Kişi, dünya için adalet ederse, dünyadan maksadının ne olduğuna dikkat etmelidir. Maksadı iyi yemek ise, onu insan şeklinde hayvan bilmelidir. Çünkü yemeği çok istemek hayvanların işidir. İpekli, pahalı elbiseler giymek için yapıyorsa, onu erkek şeklinde kadın bilmelidir. Çünkü süslenmek kadınların işidir. Düşmanlarını kahretmek için yapıyorsa, insan şeklinde yırtıcı hayvandır. Çünkü saldırmak, insanları birbirine katmak canavarların işidir. Eğer aklı varsa, tüm bu hizmetçilerin şehvet ve mideleri için hizmet ettiklerini, bir gün kendilerine ücret vermezse, yanında bulunmayacaklarını bilmelidir. O halde ona yaptıkları hizmetleri, kendi ihtiyaç ve şehvetlerini avlamak, elde etmek için tuzak yapmışlardır. Onun huzurunda yere kadar eğilmeleri,hürmet, itibar etmeleri aslında kendilerinedir. Bunun işareti de, bu işi başkalarına verince, hepsinin ondan ayrılmaları ve aynı şekilde bir başka kişiye yaklaşmalarıdır. Nerede para olduğunu bilirlerse orada çalışır ve hürmet ederler. O halde, onlar gerçekte hizmet etmiyor, belki o kimse ile alay ediyorlardır. Akıllı olan, işlerin sûretine, görünüşüne değil, hakikat ve özüne bakmalıdır. Bu işlerin hakikati de anlattığımız gibidir. Böyle olduğuna inanmayanın aklı yoktur. Aklı olmayanın adâleti de yoktur. Adâleti olmayanın yeri ise Cehennemdir. Bunun için bu mutlulukların başı akıldır. Her şeyin en iyi bilen yalnızca Allah'tır. Emir makamında bulunan kimseler kibirli olmamalıdır. Kendini büyük görmekten dolayı, hışım ve kızgınlık artar ve onu intikam almaya davet eder. Hışım ise aklı giderir. Kibir galip olunca, her işinde affetmeye yanaşmalı, ikram sahibi ve soğukkanlı olmaya uğraşmalıdır. Resûlullah (s.a) buyurdu: Tüm insanların bir meydanda toplandıkları Kıyamet günü bir ses duyulur ki:'' Allahü Teâlâ'nın indinde kudreti olan ayağa kalksın''. İyilik eden iyi davranan (af ve merhamet eden, Allah yolunda yardımlaşan) dan başkası ayağa kalkamaz. Resûlullah (s.a) buyurdu:''Allahü Tealâ hırsını almaya gücü yettiği halde, hırsını yenenin kalbini, emn ü iman ile doldurur. Allahü Tealâ'ya tevazu için süslü elbiseler giymeyene Allahü Tealâ keramet elbisesi giydirir.''. Yine buyurdu: ''Kızan ve Allahü Tealâ'nın kendisine kızmasını unutan kimseye korkular olsun''. Yine buyurdu: ''Âdil bir sultanın(emir makamında bulunan bir kimsenin)bir günlük adâleti, altmış senelik devamlı ibadetten üstündür''. Kıyamet gününde arş'ın gölgesinde bulunacak yedi sınıf kimseden birincisi, âdil sultanlardır{iktidarı, güç ve kuvveti elinde bulundurup da adaletle hükmedenlerdir} ve ''Âdil sultan için her gün altmış müctehid-i dıddıkın ameli göğe çıkarılır'',yine buyurdu: '' Allah'ın en çok sevdiği ve O'na en yakın olan kimse âdil padişahlar (hükmü elinde bulunduran makam, güç ve iktidar sahipleri)dir, en büyük düşmanı ve en şiddetli azap edeceği kimseler de zâlim sultanlardır''. Yine buyurdu: Muhammed'in (aleyhisselâm) nefsi yed-î kudretinde olan Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, her gün âdil padişah için (iyi iş işlediğine dair) o kadar çok sevap yazılır ki, tüm emrindekilerin iyi işleri ona yazılır, onun bir namazı başkalarının yetmiş bin namazı gibidir''. İş böyle ise, bir kimseye Allahü Tealâ'nın padişahlık vermesinden, onu kendine halife ve vekil yapmasından daha büyük kazanç olur mu? Onun bir saati, başkalarının ömrüne bedeldir. Bir padişah bunu bilmez, şükrünü etmez, zulmeder ve şehvetinin, arzularının dediğini yaparsa, durumunun ne kadar güç olacağı meydandadır. Bunun için 1.kaide: Bir işle karşılaştığında kendini memur, başkasını âmir kabul etmelidir. Kendi için razı olmadığına, hiç bir müslüman için de râzı olmamalıdır. Eğer râzı olursa hâkim olmakta hıyanet ve zulmetmiş olur. Bedir gazasında Resûlullah (s.a.v) gölgede bulunuyordu. Cebrâil (a.s) geldi ve ''Allah buyuruyor ki, sen gölgedesin, ashâbın ise güneşte duruyor!'' dedi. Bu kadarcık bir şeyle bile ikâz olunan Resûlullah buyurdu: ''Cennette kalmak, cehennemden kurtulmak için Lâ ilâhe illâllah kelimesi ile ölmek isteyen, kendisi için beğenmediğini, hiçbir müslüman için beğenmemelidir''. Yine buyurdu. Sabah uyandığı zaman, Allah'ın doğru yolundan başka arzusu olan, Allah adamı değildir. Müslümanların işlerinden ve onlara yardım etmekten uzak olan onlardan değildir. 2.işi olanların huzuruna gelmeyi gözetmelerini hor tutmamalı ve bunun tehlikesinden sakınmalıdır. 3. Şehvetleriyle, istekleriyle uğraşmayı kendine âdet etmemelidir. Güzel süslü elbiseler giymek, tatlı leziz yemekler yemek gibi. Belki her şeyde kanaati gözetmelidir. Zira kanaatsiz adâlet olmaz. Ömer ibn Hattab (r.a), Selmân-ı Fârsî'ye (r.a); '' Benim hallerimden beğenmediğin bir şey duydun mu, diye sorunca, ''Duydum ki, sofranda iki kap yemek oluyor ve iki gömlek bulunduruyormuşsun, birini gündüz, birini gece giyiyormuşsun'', dedi. Ömer (r.a) ''Daha başka bir şey duydun mu?'' deyince ''Hayır'', diye cevap verdi. 4. Elinden geldiği müddetçe bütün işlerinin esası, sertlik değil, rıfk ve yumuşaklık olmalıdır. Resûlullah (s.a) buyurdu: ''Emrindekilere rıfk ile iyilikle davranan padişaha, kıyamette iyilik ve yumuşaklıkla muamele ederler. Dua etti ve ''Yâ Rabbi! Halkına iyi davranan padişahlara Sen de iyilikle muamele eyle, sertlik gösterenlere se sertlik göster'', buyurdu. 5. Tüm halkını memnun ve râzı etmeye uğraşmalıdır. Ve bunu şeriate (Allah yoluna) uygun yapmalıdır. 6. Hiç kimsenin Allah'ın doğru, temiz yoluna uymayan rızasını aramamalıdır. 7. Başkanlığın çok zor olduğunu bilmelidir. Allah'ın kullarının işlerini iyi yapnak büyük bir iştir. Bunu yerine getiren en büyük kurtuluş ve mutluluğa erişmiştir. Bunun hakkını vermezse, kimsenin düşmediği felâket ve hüsrana uğrayacaklardan olmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anhümâ) der ki: Bir gün Resûlullah'ı (aleyhisselâm) gördüm. Geldi ve Kâbe'nin kapısının halkasını tuttu. Orada Kureyş'ten bazı kimseler vardı. Buyurdu ki: ''Üç şeye dikkat ettikleri müddetçe imam (önder) ve sultanlar Kureyş'ten olurlar. Kendilerinden merhamet istenince, merhamet ederler. Hüküm istenince adaletli hükmederler, sözlerini yerine getirirler. Böyle davranmayanlara Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti olsun. Allahü Teâlâ onun ne farzını, ne de sünnetini kabul eder''. O halde dikkat buyurunuz! zâlimlerinin işlerinin boşa çevrileceği ayeti kerimesine ve ne büyük iş olduğunu ve bu yüzden hiçbir ibadetin kabul edilmeyeceğini görünüz! Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki: '' İki kimse arasında hükmedip zulmederse, Allah'ın lâneti zalime olsun'' Yine buyurdu: ''Üç kimse vardır ki, Kıyamet günü Allah onların yüzlerine bakmaz ve onlara hitap etmez. Yalan söyleyen sultan, zina eden yaşlı ve kibirli fakir.''Ashâbına buyurdu ki: ''Kısa zamanda doğu ve batı tarafları fethedilir, sizin mülkünüz olur. Oralardaki âmillerden haramdan sakınan, fetvâ ile iş gören ve emaneti yerine getirenler hariç, hepsi Cehennemlik olurlar''. [Âmil'in lûgatta anlamı: Arapça isim;''amel''den: 1. Fail, yapan, 2. İmal eden, işleyen. 3. işçi, 4. İslâm devletlerinde zekât - vergi tahsildarları veya valiler ve devlet memurları bu adla anılmıştır.5. Sebep, müessir, Medeniyeti kurmakta beşeriyete en büyük âmil sen oldun_Hâlit) yani 1.tesir eden,tesirini gösteren, eser, iz bırakan,âmil. 2.Tesirli. 3.Hüzünlendiren,keder veren, dokunaklı. 4. Sözü geçen, hükmü yürüyen. 5.Eser sahibi:] Yine buyurdu: ''Allahü Teâlâ'nın, kullarını emrine verdiği ve o kimsenin bunlara hıyanet edip, şefkat, nasihat ve adaleti gözetmediği hiçbir kul yoktur ki, Allahü Tealâ ona Cenneti haram eylemesin. Yine buyurdu: Müslümanlar üzerine hakim eyledikleri bir kimse, onları kendi çoluk çocuğu gibi gözetmezse, korumazsa, Cehennemde yerini hazırlasın''. Yine buyurdu: ''Kıyamet günü ümmetimden iki sınıf şefaate kavuşamaz: Biri zâlim sultan(idareci), diğeri dinde taşkınlık yapıp hududu aşan bid'at sahibi(yani Allah'ın emir ve yasaklarına uymamasına rağmen, yanlış bilgisi veya hevasına kapılıp şöyle şöyledir diye tutturan). Yine buyurdu: Kıyamet gününde en şiddetli azap, zâlim sultanlaradır'' Yine buyurdu: ''Beş kimseye Allahü Tealâ gazâp eder, dilerse bu dünyada gazâbı onlara ulaşır. Böyle olmazsa, ebedî kalacakları yer Cehennem olur. Birincisi, bir kavmin reisi(başkanı) kendi hakkını, emrinde olanlardan alır ve onlara âdil davranmayıp onlardan zulmü kaldırmaz. İkincisi, bir kavmin reisine emrindekiler itaat eder, o ise kuvvetli ile zayıf arasını gözetmez ve bir tarafı koruyup kayırarak konuşur. Üçüncüsü, bir erkek ki, hanımını ve çocuklarını Allahü Teâlâ'ya ibâdet ettirmeye uğraşmaz, din için lüzumlu olan bilgileri onlara öğretmez ve helâl-haram düşünmeyip bulduğunu onlara yedirir. Dördüncüsü, bir kimse ki, işçi çalıştırır, işini bitirir de, ücretini tam vermez. Beşincisi, bir kimse ki, mihr konusunda hanımına zulmeder''. Resulullah (s.a.v) buyurdu: ''Vay sultanların hâline, vay alimlerin hallerine, vay emanetçilerin hallerine! Bunlar Kıyamette ; keşke saçımızdan göğe asılsaydık da bu görevleri kabul etmeseydik, derler. Yine buyurdu: On kimsenin başında bulunup kıyamet gününde eli bağlı olmayan kimse yoktur. İyi iş{amel}le öldüyse kurtulur, yoksa bir ikinci bukağı vurulur. Ömer (r.a) buyurdu: ''Göklerin hâkiminden yerlerin hâkimine korkular olsun. Zira onu görüyor. Ancak adaletle hükmeden, hakkı gözeten, şahsî arzusuyla hükmetmeyen, kendi yakınlarını kayırmayan, korku ve ümit ile hükmetmeyenler, Kur'an-ı Kerim'le bakan, onunla amel edenler[iş işleyenler] kurtulmuştur''. Resûlullah (s.a) buyurdu: ''Kıyamet günü sultanları[emir makamında olanları] toplarlar ve : ''Siz benim koyunlarımın çobanı idiniz. Yeryüzünün vilayet(valilik) ve memleket(sultanlık) hazinesinin sahibi idiniz. Niçin benim emrettiğimden daha çok had(sopa)vurdunuz ve ceza verdiniz?''. Derler ki: ''Rabbimiz! Emrini tutmadıkları için kızmıştık''. Pekiyi, sizin kızmanız, benimkinden fazla mıdır?buyurur. Bir başkasını getirirler. Ona, ''Niye had cezasını az vurdun? Buyurur. Her ikisini de yani fazla vuranı da, az vuranı da tutarlar ve Cehennemin bir köşesini onlarla doldururlar''. Nitekim Allahü Teâlâ Kur'an'da ''Sizin için cana can; göze göz; dişe diş kısas hakkı vardır'' buyurmadadır. Ömer ibn Abdülaziz, Muhammed ibn Kâ'bi'l-Kurezî'ye ''Adâlet nasıl olur? Bana anlat'' dedi. Buyurdu ki: ''Müslümanlardan senden, küçük olanlara baba; büyük olanlara oğul; senin gibi olanlara kardeş ol. Herkesin cezâsını, günah ve kuvvetine uygun yap. Sakın kızarak bir kamçı vurma, yerin cehennem olur!'' Kur'an'da ''Bir erkek dört hanımı nikâhla alabilir. Fakat aralarında adâletle muamele edemeyecekseniz bir tane ile yetinin. Bu sizin için daha hayırlıdır'' buyrulur. Aile bireyleri arasındaki ilişkilerde, çocuklar arasında, aile içi iş bölümünde de adalet gözetilmelidir. Allah Teâlâ bir hadis ayetinde ''Cennet anaların ayakları altındadır'' buyurmakla onların görevlerinin ne denli zahmetli olmasından ötürü hak ettiklerinin karşılığı olarak onlara cenneti vâdetmektedir. Halk arasında güzel bir söz vardır ''Annelerin hakkı ödenmez'' diye gerçekten de kul onu ödeyemez.
Komşuluk hakkında, iş yerlerinde daima adalet gözetilmelidir. Kişi meşru işinde aldığı ücreti hak etmelidir. İşveren işçinin hakkını vermeli, çok çalıştırmamalı, ücretini de alnının teri kurumadan vermelidir. Tüccar teraziyi, ölçüyü doğru tutmazsa, kul hakkına tecavüz etmiş olur. Rüşvet ve yalancı şahitliğin sonucu adaletsizliktir . Rüşvet veren el de alan el de ateştedir. Dedikodu yapmak, fitne çıkarmak adaletsizliktir. Gıybet ile ölü kardeşinin etini yemek gibi günah yazılır. Hayvan ticareti, hayvanlara eziyet, aç bırakmak da haksızlık ve adaletsizliktir. Amerika'da yüz yılı doldurmuş eski fildişinden yapılan süs eşyasından başka eğer yüz yılı doldurmamış, yeni fil dişinden yapılmış eşya ise onun alım ve satımı, yurt içi ve yurt dışında yasaklanmış ve ticaretini yapanlara da ceza-i müeyyide uygulanmaktadır. Diğer hayvanların hakkında da benzeri uygulama budur. Onlar İmam Gazalî (r.a) kitaplarını bizden yüz yıllar önce tercüme edip okumuş yasalarında, insani ve vicdani amaca yönelik köklü değişiklikler yapmayı başarmışlardır.
Kaynakça: Kur'an ve Kimya-yı Saâdet (Hüccetülislâm İmam Gazâlî)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/1/2009 - İYİ İŞ NE DEMEKTİR?
ALLAH’IN ELÇİLERİNİN KARŞILAŞTIKLARI OLUMSUZLUKLARALLAH’IN ELÇİLERİNİN KARŞILAŞTIKLARI OLUMSUZLUKLAR İnanan ve iyi işler işleyenler cennetlere girecekler ve ebedi olarak orada kalacaklardır. İş ne demektir? Sözlükteki manası: 1. Çalışarak yapılan şey, çalışma, amel, sây, mesaî.
2. Karşılığında, ücret, maaş veya başka bir şekilde para alınan çalışma.
3. İktisadî faaliyet.
4. Bir kuruluşta bir şahsın görevi, vazife.
5. Meslek, sanat.
6. Alışveriş.
7.Ticarî ve sınaî faaliyet.
8. Hizmet, çalışma icap ettiren hal.
9. Mesele.
10. Şüphe uyandıracak hal: Bu işin içinde başka bir iş var.
11. Hâdise, olay: Bu ne iştir!
12. Yapılmakta olan veya yapılacak şey.
13. Fayda, menfaat.
14. Emek, işçilik.
15. Neticelendirilmesi gereken şey, mesele, sorun:İşimizi yaptıramadık halâ sürüncemede,aşamada.
16. Önemli mesele, yapılması gereken şey. Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış-Fâzıl.
17. Hâcet.
18. Keyfiyet.
19. Meşguliyet.
20. Maslahat.
22. Hareket, davranış.
23. Hâl, durum, husus.
24. Şey: Bu nasıl iş?
25. Eser: Âyinesi iştir kişinin.
26. (fiz.) Bir kuvvetin uygulandığı yere tesiri.
27. (argoda) Hile, dalavere.
28. (eski dilde) cenk, savaş.
Allahü Teâlâ Kur'an'da ''Kadın ve erkeklere çalışmalarından bir pay vardır'' buyurmaktadır. Çalışmak :Bir iş meydana getirmek için zihnî ve bedenî güç sarf etmek, gayret etmek, uğraşmak. İslâm nizamı dengeli bir nizamdır. İnsanı iki âlem için hazırlamaktadır. Bunlardan biri ölümden sonraki yaşamın gerçekleşeceği (ahiret hayatı), diğeri dünya hayatıdır. İlk olarak insanın kalbini doğrudan ebedî hayatın devam edeceği ahirete bağlayıp yalnızca Allah'a tapmağa yönlendirirken; diğer taraftan bu dünya hayatının nimetlerinden de payını almasını engellemez. Hatta bunu teşvîk eder ve ubûdiyetin diğer yüzü olarak insanlara benimsetir. İslâm, insanı ilâhi sorumluluklarla yükümlü kıldıktan sonra hayatı yok edecek ve ihmale uğratacak aşırı çekingenlikten alıkoyarak dünya nimetlerinden faydalanmaya teşvîk eder. Gerçekten de Allahü Teâlâ, hayatın güzelliklerini insanlar ondan faydalansın ve yeryüzünde çalışarak onu elde edip hayatın gelişmesini ve ilerlemesini sağlasınlar; böylelikle insanoğlunun yeryüzündeki halifelik görevi yerine gelsin diye yaratmıştır. Ancak bu nimetleri elde etmek için çalışmak emredilmiş ve asıl gaye olarak yine ahireti elde etmek gösterilmiştir. Yani hedef dünya için çalışmak değil; dünyada da ahiret için çalışmak olmalıdır. Aklını kullanan bir insan için bu, en geçerli gayedir. Bu ebedî rahatlığa ve refaha kavuşma gayesidir. Bu gayeye ulaşmak için çalışmak emir (farz)dır. Geçimini sağlamak için çalışıp helâlinden kazanma farzdır. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Geçim için çalışıp helâlinden kazanma farzdır." (Keşfu'l-Hafa, II, 46) “Helal rızık temini için çalışma Allah yolunda savaşmak gibidir” (Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 4/6) buyurmaktadır. buyurmuştur. Kur'ân-ı Kerîm insandaki üretici ve değiştirici güce, yani emeğe büyük bir değer verir: Buna göre insanın kâinat içerisindeki yerini önce onun imanı ve imanı ile birlikte iş ve emeği tayin eder. Kişinin sorumluluğunu gerçekleştiren de onun değerini tayin eden de emek, iştir: Kur'an'da İnanan ve iyi işler işleyenler cennetlere girecekler ve ebedi olarak orada kalacaklardır. "O gün, Kıyamet; herkese kazandıklarının karşılığı verilecektir'' buyrulur. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Sizin en iyiniz kimdir biliyor musunuz? Dünyası için ahiretini, ahireti için de dünyasını terk etmeyendir. Çünkü böyle bir kimse her ikisini de kazanır, başkasına muhtaç olmaz” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 393) hadisiyle çalışmada bu dengeyi kurmayı tavsiye etmiştir. Bu konuda Kur'an'da şöyle buyrulur: 'Davud'a zırh yapmasını öğrettik. (Dünya işi) ve yine Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır: ''Dâvud; dağlar ve kuşlarla Rabbini tespih ederdi'' (ahiret işi) İslâm'da kazancın en muhterem olanı el emeğinin mahsulü olandır. Zira Rasûlullah (s.a.s.): "Kişi kendi elinin emeğinden daha temiz bir kazanç elde etmemiştir. " (İbn Mâce, Ticârât, I) ve "Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir. Allah'ın peygamberi Davut (a.s.)da elinin emeğinden yerdi. " (Buhârî, Büyu, 15) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.), çalışmayı ve bununla kişiye muhtaç olanları geçindirmeyi, Allah yolunda savaşmak veya gündüzün oruç tutmak, geceleyin de namaz kılmak ile eş değer tutmuştur. (Buhari, Nefekât, 1) Çalışmak ve emek sarf etmek, sadece kişisel yahut ailevî ihtiyaçları gidermeye yönelik bir gayret ve mesai değil; aynı zamanda toplumsal üretimi ve refahı artıran mühim bir unsurdur. İnsanlara fayda sağlayan herhangi bir işte çalışan kimse, aynı zamanda toplum için de çalışmaktadır. Bu görev ihmal edildiğinde toplum için zararlı sonuçlar doğacağından, Allah huzurunda bütün toplum sorumlu olur. Bunun için İslâm cemiyeti ve İslâm devleti, her türlü işin erbabını yetiştirmekle yükümlüdür. Bir Müslümanın, yani (Allah'a ve onun ayetlerine inanmış, emirlerine boyun eğmiş, teslim olmuş, yasaklarından kaçınmış bir kimsenin)kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseleri geçindirmeye, borçlarını ödemeye yetecek kadar helâlinden kazanması farzdır, emirdir. Yoksullara yardım, gariplere, iyilik için yeterli miktardan fazla kazanmak İslâm'ın övdüğü, güzel gördüğü bir şeydir. Böyle bir kazanç nafile ibadetten daha faziletlidir. Çünkü bunun faydası toplumun bütün bireyleri içindir. Lükse ve ihtişamâ kaçmamak, her işte orta yolu tutmak şartıyla huzur içinde yaşamak, rahat etmek ve fazlasını Allah yolunda hak sahiplerine vermek, bağışlamak için daha fazla kazanmak mübahtır, iyiliktir. Halka gösteriş yapmak, kendini onların üstünde görmek, lüks içinde yaşamak için yapılan çalışma helâl yollardan bile yapılsa, bu yolla elde edilen kazanç haramdır. İnsanlara karşı servetiyle, mevkisi ile gururlanan, kibirlenen kimseler, dünya ve âhirette ağır sorumluluk altındadırlar. İslâm, Allah'ın insanlara verdiği malı normal yollarla harcamalarını yasaklamaz. Fakat her işte orta yol üzere ve iyilikle davranmalarını emreder. Hepsinden önce de kendilerine o nimeti veren, çalışma gücü yaratan Allah'ı gözetmelerini, yarışırcasına O'na koşmalarını, âhireti göz önünde bulundurarak Huzur-u İlâhide hesaba çekileceklerini düşünmelerini sağlar. İslâm, kendisine çalışıp mal kazanan kimseyi takdir eder. Bu malın Allah tarafından çalışmasının karşılığı olarak çalışana verildiğini bilmelerini insanlara telkin edip, o malı veren gerçek nimet sahibini ve onun verdiği nimeti unutan, bu yüzden şükretmesini bilmeyen azgın ve şımarık kimseler gibi olunmaması konusunda da ikazlarda bulunur: ''İşler dönüp Allah'a varır'', ''Zâlimlerin işleri boşa çevrilir'', " Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unutma. Bilindiği gibi, zenginlerin malında yoksulların hakkı vardır. Böylece mal, zenginlerin elinde toplanıp birikerek bir güç haline gelmemelidir. Eğer çalışıp kazanılan maldan ihtiyaç sahipleri gözetilmez ise, yeryüzünde bozgunculuk ortaya çıkar, buna da mal sahipleri sebep olmuş olur. Çevrelerinde ihtiyaç sahipleri bulunurken, zenginler mal biriktirirlerse herkesin huzuru kaçar ve hayatın çeşitli sahalarında fesat başlar. En güzel ve en helâl kazanç, Allah yolundaki savaşta elde edilen ganimettir. Müslümanlar, gerektiğinde İslâm için cihat etmek zorundadırlar. Bu cihadın alanı, gereğine göre genişler, eli silâh tutan Müslümanların bir kısmına, yetmezse hepsine yönelik bir farz olur. Cihat sonucunda müslümanların galip gelip ganimet malları elde etmeleri en faziletli bir kazançtır. Bu mallar devlet tarafından mücahitler arasında bölüştürülür. Bu malları mücahidlerin kendileri alarak devlete teslim etmeleri, düzensizlik doğuracağı ve diğer mücahidlerin ve devletin haklarına muhalif olduğu için helâl değildir. Cihat yoluyla kazanç en faziletli olmasına rağmen, genellikle toplumun her kesimini kapsamayan geçici bir kazanç yoludur. Temel ekonomik faaliyetler ve kazanç-geçim yolları; ticaret, ziraat ve sanayidir. Allah yolunda savaştan sonra en faziletti kazanç yolu olarak ticaret, başka bir görüşe göre ziraat kabul edilmiştir. Ticaret, refahı ve gelişmeyi sağlar. Fakat ticaret çok sorumluluğu olan ve haramlara düşme ihtimalinin fazla olduğu bir meslektir. Bunun için çok dikkatli olmak gerekir. Bu zorluğa rağmen ticaret yoluyla helâl kazanç elde etme çok faziletlidir. Bunun için Hz. Peygamber: "Doğru tüccar kıyamet gününde Allah'ın arşının gölgesindedir. " ve "Doğru, emin bir tacir peygamberler, sıddıklar, şehitlerle birlikte cennete girer. " (Keşfu'l-Hafa, I, 294) buyurmuştur. İslâm'da ziraat da mühim bir kazanç yoludur. Zira ziraat, temel ihtiyaçları gideren bir ekonomik faaliyettir. İnsanın beslenme ve giyinme ihtiyaçları, öncelikle ziraî üretimle karşılanır. Toprağın verimini artan ihtiyaçlara göre yükseltmek, bunun için teknik ilerlemeleri ziraate tatbik etmek İslâm devletinin görevlerindendir. Hz. Peygamber bir hadisinde zirai faaliyetleri teşvik etmiştir: "Rızkınızı yerin derinliklerinde arayınız. " (Keşfu'l-Hafa, I, 138) Bu emir aynı zamanda madenciliği de teşvik etmektedir. İslâm'da sanat, zanaat ve sanayi makbul bir kazanç yoludur. Bu faaliyetler toplum için faydalı üretîmlerde bulunurlar. Özellikle savunmanın güçlenmesi sanayi in güçlenmesine bağlıdır. Bu, günümüzde daha çok önem kazanmıştır. İslâm'ın en çok muteber gördüğü kazanç yolları bunlardır. Hiç şüphesiz bu kazanç yollarının önem dereceleri zamana ve ihtiyaçlara göre değişebilir. İslâm'da çalışmadan, dilenerek geçinmek yasaktır. Çalışabilecek durumda olan kimsenin dilenmesi haramdır. En kötü şartlar altında dahi çalışma, başkalarına yük olmaktan üstündür: "Kişinin sırtında odun taşıyarak geçimini sağlaması, versin veya vermesin birisinden bir şey istemekten daha hayırlıdır. " (Buharî, Büyu 15) hadisi buna işaret eder. "Birinizin sırtında odun destesi taşıması, versin veya vermesin, insanlara gidip el açmasından daha iyidir" (Buhârî, III, 9.) Birisinden bir şey istemek ancak üç durumda helâl kabul edilmiştir. a) Çok yoksul olması. b) Borçlunun borcunu ödemekte çaresiz kalması, c) Kan diyeti borcunun ödenememesi,(Müslim, Zekât, 109; Ebû Dâvûd, Zekât, 26). Çok yoksul olmaktan kasıt, bir günlük nafakası olmamaktır. Zira bir günlük nafakası olanın dilenmesi helâl değildir. Çalışmaktan aciz olan kişinin kimseden bir şey istemediğinden dolayı açlıktan ölmesi, onu sorumlu kılar. Böyle bir halde dilenmek zillet sayılmaz. Zillet, böyle yoksulları arayıp soruşturmayan toplum içindir. Böyle bir yoksulun durumunu öğrenen herhangi bir Müslümanın onu yedirmesi, içirmesi, giydirmesi, (seyahatini dahi gerçekleştirmesi) farzdır. Bu görev yerine getirilmezse bu hale vâkıf olan Müslümanlar toptan sorumlu ve günahkâr olurlar. Şâmil İA Hz. Peygamber paranın piyasaya arzı konusu üzerinde durmuştur. O bu hususta şöyle buyurur: "Kim bir akar veya ev satıp da parasını onun benzeri bir şeye yatırmazsa, onun bereketini görmemeye müstehak olmuştur".[İbn Mâce, II, 832.] Ticareti teşvik etmiş, ticaret ortaklıkları kurmuştur. Ticareti teşvikle ilgili şu sözü çok meşhurdur: "Rızkın onda dokuzu ticarette, onda biri ise sürüdedir".[Münâvî, Feyzülkadîr, III, 244-245.] Bu sözüyle Hz. Peygamber ticaretin bir millet için ne derece önemli olduğunu dile getirmiştir. Bir devletin ekonomisinde iç ve dış ticaretin büyük önemi vardır. Hz. Peygamber ticareti teşvik etmek suretiyle, aynı zamanda medenî bir hayat tarzını da teşvik etmiştir. Çünkü ticaret, yerleşik bir hayat tarzının oluşmasına ve imar faaliyetlerinin gelişmesine vesile olmaktadır. Hz. Peygamber'in en yakın arkadaşları ticaretle uğraşıyorlardı. Sözgelimi dört halife birer tüccar idiler. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber'in vefatından bir yıl önce ticaret amacıyla Busrâ'ya gitmişti.[İbn Hanbel, VI, 316.] Hz. Peygamber ticaretin yanında ziraati de teşvik etmiştir. Ağaç dikmeye teşvik ettiği hadisler, aynı zamanda ziraati teşvik olarak değerlendirilmelidir.
Hz. Peygamber her meslek erbâbı ile, mesleği üzerinde konuşur, ona mesleğine olan ilgisini ve sevgisini artırıcı hususları, mesleği ile ilgili uyulacak kuralları ve hükümleri söylerdi. Hz. Peygamber küçük sanatlara da önem vermiştir. Onun zamanında yaygın olan meslekler arasında manifaturacılık, attarlık, demircilik, tartıcılık, sarraflık, eczacılık, terzilik ve kuyumculuk sayılabilir. Hz. Peygamber Câhiliye toplumunda yaygın olan ve aldanmaya, haksızlığa ve sömürüye yol açan alış veriş türlerini yasaklamıştır. Satım akdini (bey') Kur'an-ı Kerim'in ilgili ayetleri istikametinde düzenlemiştir. Satılan malın seçiminde emrivâkiye yol açan, aldanma riski ve belirsizlik taşıyan davranış ve şekillerle yapılan satım akitlerini yasaklamıştır. Hadis literatüründe Hz. Peygamber'in bu konudaki uygulamalarını ve sözlerini içeren özel bölümler (büyû') mevcuttur.
Hz. Peygamber ticârî bir malı pahalanması gayesiyle stoklayıp piyasaya arzını geciktirmeyi (ihtikâr) yasaklamıştır. Çünkü bu, fiyatların sun'î bir şekilde yükselmesine ve normal piyasa seviyesinin üstüne çıkmasına yol açmaktadır. Özellikle temel ihtiyaç maddeleri söz konusu olduğunda bu tutum toplumun zarar görmesine sebep olmakta ve uzun müddet devamı halinde toplumsal bunalımlara yol açmaktadır. Hz. Peygamber, malı çok pahalı satmak için bekleten kimseyi kötülemiştir.[İbn Mâce, II, 728-729]
Hz. Peygamber, mallarını ucuza kapatmak maksadıyla köylüyü, üreticiyi ve ihracatçıyı şehir dışında karşılamayı yasaklamıştır.[Buhârî, III, 27.] O dönemde şehirli sermaye sahipleri piyasa fiyatlarından habersiz yabancı ticaret kervanlarını yolda karşılayarak, getirdikleri malları toptan ucuza kapatmak suretiyle stoklayıp yüksek fiyatla satarlardı. Üreticinin ve satıcının bazı uyanık sermayedarlar tarafından bu şekilde aldatılmasını önlemek maksadıyla Hz. Peygamber bunu yasaklamış ve bu yasağı uygulamak üzere görevliler tayin etmiştir. Şayet Hz. Peygamber bu önleme başvurmasaydı üretici emeğinin karşılığını alamaz ve üreticinin alın teri boşa gitmiş olurdu. Diğer yönden sermaye sahipleri haksız kazanç elde etmiş olurlardı.
Hz. Peygamber kâr sınırlamasına gitmemiş, fiyatların serbest rekabet piyasasında arz ve talep dengesine göre oluşması ilkesini benimsemiştir. Kâr'ın tabîî ve ahlâkî şartlara bağlı olarak ayarlanmasını öngörmüştür. Buna rağmen, bir kimse malını pazarın ve günün fiyatından fazlaya satarsa bu kişinin hile, aldatma yapmış olacağını bildirmiştir.
Hz. Peygamber hilenin haram, kötü ve yanlış bir davranış olduğunu, dünyada ve ahirette sorumluluğa neden olduğunu bildirmiştir. Bu meyanda "Bizi aldatan bizden değildir"[Müslim, I, 99.] buyrulmuştur. Alış verişlerde tüccara doğruluğu telkin etmiş, doğru davranan ticaret erbabının peygamberlerle, şehitlerle, sıddıklarla birlikte haşrolunacağını haber verilmştir.[Tirmizî, III, 514-516.] Alış verişte kolaylık gösteren kimselere dua etmiştir.[Buhârî, III, 9.] Hz. Peygamber, gelir elde ederken başvurulmaması gereken usullerle, harcama yaparken dikkat edilmesi gereken prensipleri ana hatlarıyla açıklamıştır. Sözgelimi, gayr-ı meşrû kazanç yollarından hırsızlık, gasp, haksız ve bâtıl yollarla gelir sağlamayı yasaklamıştır. Helal olan ticarette de haksızlığı önlemek için ölçü ve tartıda hile yapılmamasını emretmiştir. Harcamalarda da orta yolun izlenmesini istemiş, israf ve cimriliği hoş görmemiştir.
Hz. Peygamber tüketicinin korunması için gerekli tedbirleri almıştır. Mesela bu amaçla kalite kontrolü üzerinde durmuştur. Çürük ve bozuk mal satmayı, kalitesiz malı kaliteli malla karıştırmayı yasaklamıştır. Islak mahsulü altta saklayan satıcıyı kınamıştır. Kusurlu malı, kusurunu söylemeden satmanın helal olmayacağını söylemiştir. Fiyat kızıştırmayı yasaklamıştır. Ölçü ve tartı konusunda denetim getirmiştir. Piyasada bulunan birbirinden farklı ölçek ve tartılar arasında birliğin sağlanması için standart belirlemiş ve "Tartı Mekke ehlinin tartısıdır, ölçek ise Medine ehlinin ölçeğidir" buyurmuştur.[Neseî, VII, 284; Ali Bardakoğlu, "Bey'", DİA, VI, 13-19.]
Hz. Peygamber'in işçi işveren ilişkilerine verdiği öneme gelince, o, İslâm öncesi Arap toplumunda yaygın olan ücretle iş yaptırma ve işçi çalıştırmaya toptan karşı çıkmamıştır. Ancak işçilere ağır iş yüklenmesi, ücretin geciktirilmesi, kaybolan malın haksız yere işçiye ödetilmesi gibi haksız uygulamaları yasaklamış, işçilere adaletli bir şekilde davranılmasını ve kardeş muamelesi yapılmasını emretmiş, bu prensipleri de hayatında uygulamıştır.[Kaynakça:Ali Bardakoğlu, "İslam Hukukunda İşçi İşveren Münasebeti", İslam'de Emek ve İşçi İşveren Münasebetleri, İstanbul 1986, s. 179; Kur'an ve Sünnette işçi-işveren ilişkileri ve değerlendirmesi için bk. a.g.e., s. 177-188; Hüseyin Atay, İslam'da İşçi-İşveren İlişkileri, Ankara 1979. Bu hususla ilgili sözlerinden birisi şöyledir: "İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz".[İbn Mâce, II, 817.] Hz. Peygamber kıyamet gününde üç kişinin düşmanı olduğunu belirtmiş, bunlardan birisinin "İşçi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen kimse" olduğunu söylemiştir.[Buhârî, III, 41.]
Resul-i Ekrem (s.a.s): Allah Resulü (s.a.s) bir gün ashabıyla birlikte otururken, orada bulunan ve erkenden çalışmaya çıkan güçlü ve cüsseli bir genci gördü. Ashab: "Yazık, dediler; keşke şu adam, gençlik ve gücünü Allah yolunda kullansaydı! " deyince, Allah Resulü şöyle buyurdu: "Böyle söylemeyin! :"Bu gencin çalışmasının birkaç sebebi olabilir. Eğer başkalarına muhtaç olmadan hayatını sürdürmek istiyorsa, bilin ki Allah yolunda hareket etmekte. Eğer annesi ve babası ya da çocuklarının geçimini sağlamak için çalışıyorsa, yine Allah yolunda çalışmaktadır. Fakat bu çalışmayla malına mal katıp yoksulları hor görmek istiyorsa, bilin ki şeytan yolunda ilerlemekte ve hak yolundan sapmıştır."Hz. Muhammed (s.a.s) in güzel sözleri sebebiyle genç hakkında haksız yargıda bulunan adam sözlerinden pişman oldu. İslam Peygamberi sözleri ardından namaz kılmak için hazırlık yapmaya başladı. Orada bulunanlardan birkaç kişi o gence yardım etmeye karar verdiler. Böylece çalışan genç de işini çabuk bitirerek, cemaat namazına katılabilecekti. Hz. Peygamber (s.a.s) de, bu hareketten hoşnut oldu ve herkes mutlu ve huzur içinde namaz kılmaya hazırlandı. Bilal'in güzel sesi, Medine'de yankılandı:Allah-u Ekber... Her yer mutluluk ve sevinçle doldu ve Hz. Muhammed'in (s.a.s) nuranî simasında, hoşnutluktan kaynaklanan bir gülümseme belirdi."El- Meheccet'ül-Beyza, C.3, S.140 “Kim ki kazanmaz bu dünyada ekmek parası, Dostunun yüz karası düşmanın maskarası” ALLAH’IN ELÇİLERİNİN KARŞILAŞTIKLARI OLUMSUZLUKLARALLAH’IN ELÇİLERİNİN KARŞILAŞTIKLARI OLUMSUZLUKLARALLAH’IN ELÇİLERİNİN KARŞILAŞTIKLARI OLUMSUZLUKLARALLAH’IN ELÇİLERİNİN KARŞILAŞTIKLARI OLUMSUZLUKLAR
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda

Dini bilgiler
Son Yazılarım
DE Kİ: HERKES KARAKTERİNE GÖRE DAVRANIR. BİZ DE DAVRANMADAYIZ.
DİLİN AFETLERİ
DİLİN ÂFETLERİ -2
DİLİN AFETLERİ -3
DİLİN AFETLERİ -4
BİR AYET - BİR HADİS
KABİR AZÂBI
ÂDİL OLUN.ALLAH ADÂLETLE DAVRANANLARI SEVER
İYİ İŞ NE DEMEKTİR?
Kategoriler
- KUR'ANDA ZİNA ÂYETLERİ
- ALLAH ÂDEM'İ BALÇIKTAN YARATTI VE ONA RUHUNDAN ÜFLEDİ
- KISA VE ÖZ
- HER KİM ZERRE KADAR BİR İYİLİK İŞLERSE KARŞILIĞININ AYNISINI GÖRECEKTİR. HER KİM DE ZERRE KADAR BİR KÖTÜLÜK, ŞER İŞLERSE KARŞILIĞININ AYNISINI GÖRECEKTİR
- ALLAH'TAN SAKININ
- YENİ YIL KUTLAMALARI
- TANYERİ AYDINLIĞI SÛRESİ
- NÂS SÛRESİ
- KISA NAMAZ SURELERİ
- İÇTENLİK SÛRESİ
- KURUSUN SÛRESİ
- YARDIM, ZAFER SÛRESİ
- KEVSER SÛRESİ
- MÂUN SÛRESİ
- FİL SÛRESİ
- İKİNDİ VAKTİ SÛRESİ
- KADİR SÛRESİ
- HURMA VE ZEYTİN SÛRESİ
- KUM YIĞINI SÛRESİ
- KOŞAN ATLAR SÛRESİ
- HABER SÛRESİ
- GERÇEK SÛRESİ
- CİN SURESİ
- DENENMİŞ SÛRESİ
- GÖNDERİLENLER SURESİ
- SIRALANANLAR SÛRESİ
- YUNUS SÛRESİ
- VÂKİ OLAN SURESİ
- YUSUF SÛRESİ
- MAĞARADA UYUYANLAR SÛRESİ
- HİKÂYELER SÛRESİ
- LÛT SÛRESİ
- SEBELİLER SÛRESİ
- GANİMETLER SÛRESİ-1
- CENNET İLE CEHENNEM ARASINDAKİ DUVAR HAYVANLARDAN BAHİS GEÇEN SURE
- ZİYAFET SOFRASI SÛRESİ
- İMRAN SOYU SÛRESİ-1
- İNANANLAR SÛRESİ
- KUR'AN'DAN KOPAN KAVRAMLAR
- KUR'AN'DA ZULÜM KAVRAMI
- İÇİNİZDE İNANDIK DEYİP DE İNANMAYANLAR VARDIR
- FİTNE ADAM ÖLDÜRMEKTEN BETERDİR
- CENNETTE DERECELER VARDIR
- ALLAH'I ANIN Kİ KURTULUŞA ERESİNİZ
- KİBİRLENMEYİN. ALLAH, KİBİRLENENLERİ SEVMEZ
- ALLAH, SABREDENLERLE BERÂBERDİR
- KIYAMET GÜNÜ HAKKINDA
- O GÜN-KIYAMET-UZUVLARI ALEYHLERİNDE TANIKLIK EDECEKTİR
- DİNDE SABIR, SEBÂT VEYA GAFLET
- BİRİKTİRDİKLERİ ALTIN VE GÜMÜŞLERLE DAĞLANMAK
- ALLAH'IN ÂYETLERİNİ DEĞERSİZ ŞEYLERLE DEĞİŞMEYİN
- ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE 'ÖLÜLER'DEMEYİN
- ALLAH'IN BİLGİSİ OLMADAN YAPRAK BİLE KIMILDAMAZ
- ALLAH İYİLİK EDEN, İYİ DAVRANANLARI SEVER
- KÂFİRLER SÛRESİ
- -ALLAH'A İMÂN-
- ALLAH'A İMAN
- ALLAH'IN ELÇİSİ (Mehdi) GERÇEĞİ
- ALLAH, RİYAKÂRLARIN CEZASINI VERECEKTİR
- VAHİY GERÇEĞİ
- KAN İLE GAİTA ARASINDAKİ SÜT
- KUR'AN'I BİR DAĞIN ÜZERİNE İNDİRSEYDİK
- SÖZLERİNİZİ YERİNE GETİRİN YEMİNLERİNİZİ TUTUN
- ÇEKİŞMEYİN
- İNANANLAR'BİZ PEYGAMBERLER ARASINDA BİR FARK GÜTMEYİZ'DEMELİDİR
- KUR'AN ÂYETLERİNDEN BAZILARI
- AYET:ZALİMLERİN İŞLERİ BOŞA ÇEVRİLİR
- HER KİM ZERRE KADAR BİR İYİLİK İŞLERSE
- İNANAN VE İYİ İŞLER İŞLEYENLER
- TOPTAN ALLAH'IN İPİNE SARILIN
- HER ŞEY ALLAH'I TESBİH EDER
- HER ŞEYDE BİR İŞÂRET VARDIR
- İKİ DENİZİ SALIVERDİK
- İKİNDİ VAKTİ SÛRESİ HAKKINDA
- CİN ÇAĞIRMAK
- HAYVAN HAKLARI
- SOSYAL ADALET-SOSYALİZM, KAPİTALİZM
- NAMAZLARIN FAZİLETİ
- SURENİN ANLAMI
- KUR'AN AHLÂKI
- ALLAH'IN ÇİZDİĞİ SINIRLARI AŞANLAR ZÂLİMLERDİR
- EZAN NASIL OKUNMALI
- İSLÂM VE SAİR BATIL İNANÇLAR
- SÜNNİ, Şİİ ÇATIŞMASI
- ALLAH SEVGİSİ
- KENDİLERİNE BİR FAYDA DOKUNDUĞUNDA HEMEN SEVİNİRLER, BAŞLARINA BİR DERT GELDİĞİNDE HEMEN ÜZÜLÜRLER.
- Kur'an Kavramlari
- HAYVANLARDAN BAHİS GEÇEN SURE
- GANİMETLER SURESİ-2
- İMRAN SOYU SÛRESİ-2
- KUR'AN (Açış,Fatiha)-1
- KUR'AN (Açış,Fatiha)-2
- KAFİRLER SURESİNE DAİR
- ALLAH EVLÂT EDİNDİ DEDİLER. HÂŞÂ! ALLAH EVLAT EDİNMEKTEN MÜNEZZEHTİR
- DÜNYA ALDANIŞ YURDUDUR
- DÜNYA METADIR.BİR OYUN VE OYALANMA YERİDİR
- BUYURDUK Kİ: BİR KISMINIZ BİR KISMINIZA DÜŞMAN OLARAK İNİN YERYÜZÜNE
- KUR'AN'I ANLAMAYI ENGELLEYEN HER ŞEYDEN UZAKLAŞMAK
- İBLİSE UYANLAR
- ZÂLİMLER ASLA KURTULUŞA ERDİRİLMEYECEKLERDİR
- GAFLETLE KUR'AN OKUYANLARIN DURUMU
- GAFLETLE KURAN OKUYANLARIN DURUMU
- İMAN İKİ KANATLI KUŞTUR
- İYİ İŞ NE DEMEKTİR?
- RESİM (KAR TANELERİ)
- ÂDİL OLUN.ALLAH ADÂLETLE DAVRANANLARI SEVER
- ZîNÂ HARAMDIR
- KABİR AZÂBI
- BİR AYET - BİR HADİS
- DİLİN ÂFETLERİ -1
- DİLİN ÂFETLERİ -2
- DİLİN ÂFETLERİ -3
- DİLİN ÂFETLERİ -4
- HAYVANLARDAN BAHİS GEÇEN SÛRE-2
- ÂYET: DE Kİ: HERKES KARAKTERİNE GÖRE DAVRANIR
|
Arkadaşlarım
metekan fildisikule
|