20/2/2009 - DİLİN ÂFETLERİ -2
Teganni Etmek ve Şiir Okumak Kur'an'da şöyle buyrulur: 'Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yakışmaz da!'' Şiirin güzeli güzel, çirkini de çirkindir. Eğer şiirde hıyanetten, fahişelikten, hicivden veya Allah'a ve peygamberlere ya da sahabeye veya sahabe hakkında iftiradan bir şeyler- nitekim rafiziler sahabe ve başka insanları kötülemek için böyle tertibatlara girişmişlerdir- varsa böyle bir şiiri dinlemek haramdır. Kendini sadece şiire vermek de kötüdür. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yemin ederim ki birinizin içi irin ile dolarsa, bu durum içinin şiirle dolmasından daha hayırlıdır. [Müslîm] Haram olan, inkârcıların inananlara, inançlı oluşlarından dolayı onlarla alay etmek için okumuş oldukları şiir ve tegannilere mahsustur. Nitekim Allah Teâlâ, 'Şairlere ise, sapık kimseler uyarlar' (Şuara/224) buyurmuştur ve bu şairlerden 'inkârcıların şairlerini' kastetmiştir. Bu ayet aslında şiirin haram olduğuna işaret etmez. Yanakların, şakakların vasıflarını, boyunun posunun güzelliğini ve kadınların diğer vasıflarını karıştırmak suretiyle okunan şiir hakkında düşünmek gerekir. Sıhhatli fetvaya göre bu şiiri okumak, ister müzik türü (teganni) ile ,isterse tegannisiz olsun haram değildir. Dinleyen bir kimse, bu vasıflarını belirli bir kadına hamletmemelidir. Eğer bu vasıfları ille de hamletmesi gerekiyorsa, kendine helâl olan eşine veya cariyesine hamletmelidir. Eğer bu vasıfları yabancı bir kadına hamlederse, bunun için kendisi günahkâr olur. Eğer kendisine aşk hakim olursa, her dinlediğini ona yormalıdır. İster ona uygun sözlerle olsun, isterse olmasın. Zira hiçbir söz yoktur ki, onu çeşitli manalara hamletmek mümkün olmasın! Bu bakımdan o kimse ki Allah sevgisi onun kalbine galip gelir, o şiirde geçen zülüflerden -mesela- küfür zulmetini hatırlar. Yanağın parlaklığıyla iman nurunu, sevgiliye kavuşma sözü ile Allah'ın hitabı ile O'na dönüp varışı, ayrılık zikriyle Allah'tan mahcup olup hüsrana uğrayanlar kitlesinde olmayı, kavuşma ruhunu teşvik eden koğucunun zikriyle, Allah ile daimi dostluğu teşvik eden dünyanın mânilerini ve âfetlerini hatırlamalıdır. Fakat müziği dinleyen kişide şehvetin galip olması ve dinleyenin de daha gençliğinin başlangıcında bulunması hususuna gelince, bu sıfat başka sıfatlardan daha galiptir. Bu bakımdan böyle bir kimsenin nağmeleri dinlemesi -ister belirli bir şahsın sevgisi kalbine galip gelsin, ister gelmesin- haramdır. Çünkü böyle bir kimse, nasıl olursa olsun yanağın, şakağın, ayrılışın, kavuşmanın vasıflarını dinlememeli, aksi takdirde bu vasıflar onun şehvetini tahrik edip kamçılar ve bu vasıfları belirli bir sûret üzerine hamleder. Şeytan bu sureti onun kalbine ilka eder. Böylece şehvet ateşi kalbinde tutuşur. Şerrin iteleyici faktörleri kabardıkça kabarır. Bu ise şeytanın askerine yardım etmenin ta kendisidir. Allah'ın askeri olan ve bu gibi rezaletlerin önleyicisi olan aklı mahrum etmekten başka bir şey değildir. Allah'ın askeri olan akıl nûru arasında kalpte daimi bir çatışma olur. Ancak bu çatışma, iki ordudan biri tarafından fethedilerek tamamen istilâ edilmiş bir kalpte söz konusu değildir. Bizim bu zamanımızda kalplerin çoğu şeytan ordusu tarafından fethedilmiş ve o ordu kalpleri kaplamıştır. Bu bakımdan o orduyu püskürtmek için insan yeniden savaş sebeplerinin varlığına Allah korkusuyla onun temiz ve doğru yolunu daima tefekküre, muhtaç olur. Oysa teganni dinlemek şeytan ordusunun silâhını keskinleştirmek demektir. O halde böyle bir kimse teganni meclisinden çıkarılmalıdır. Zira böyle bir kimse teganniden zarar görür! Bazen de kişilerin kalbinde Allah sevgisi de galip gelmiş değildir. Bu bakımdan böyle bir kimse için dinlemek güzeldir. Çünkü şehvet kalbine galip gelmiş değildir ki, kendisi için dinlemek mahzurlu olsun. Fakat diğer mübah lezzetler gibi, onun hakkında dinlemek mübah kılınmıştır. Meğer ki bu kimse dinlemeyi kendine âdet etmiş, yol edinmiş, vakitlerinin çoğunu onu dinlemekle geçiriyor olmasın. İşte bu takdirde tanıklığı reddedilen sefih bir kişi sayılır. Satranç oynamaya gelince bu oyun mübahtır. Fakat buna devam etmek şiddetle mekruhtur. Oyundan gaye, lezzet almak ve eğlenmek ise, bu oyunda kalbin istirahat etmesi söz konusu olduğundan bir günah olmaz. Çünkü kalbi istirahate kavuşturmak, bazı vakitlerde kalbin tedavisi yerine geçer ki kalbin istekleri yeniden canlansın ve diğer vakitlerde kazanç ve ticaret gibi dünya için, namaz ve okumak gibi din için ciddi bir şekilde çalışsın. Oyun kötü bir şey olsaydı yüce yaratıcı onu çocukların fıtratına yerleştirmezdi. Çalışmanın zorlukları arasında oyunun güzel görünmesi tıpkı yanak üzerindeki benin güzel görünmesine benzer. Eğer benler bütün yüzü kaplarsa mutlaka çirkinleştirir. O halde çokluktan ötürü güzellik, çirkinliğe dönüşür. Aişe(r.a)'in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ şarkıcı cariyeyi, onun alış verişini, onun bedelini ve ona teganni öğretmeyi haram kılmıştır. [Beyhâkî] Hadiste şarkı söyleyen 'câriye'den murad, içki meclislerinde erkeklere şarkı söyleyen kadındır. Cariyenin efendisine şarkı söylemesine gelince, hadisten bunun haram olduğu anlaşılmaz. Belki fitneden korkulmadığı takdirde sahibi olmayan bir kimse de cariyenin sesini dinleyebilir. Delil olarak, Müslim ve Buhari'den iki cariyenin Aişe (r.a)'nin evinde şarkı söyledikleri ve Hz. Peygamberin onları dinlediği gösterilebilir. Şaka Yapmak Mizahın esası kötüdür. İstisnâ edilen az bir miktarı hariç yasaklanmıştır. Yasaklanan, ancak şakada ifrada kaçmak veya daimi bir şekilde şakalaşmaktır. Daimi bir şekilde şakalaşmanın yasaklanmasına gelince, böyle yapmak, oyunla meşgul olmak ve fuzuli hareketlerle vakit geçirmek demektir. Evet! Oynamak mübahtır. Fakat daimî şekilde şakalaşmak ve oynamak kötüdür. Oynamakta ifrat etmeye gelince, böyle yapmak, fazla gülmeyi, fazla gülmek de kalbi öldürür ve bazı hallerde kin gütmeye sebep olur. Böylece hürmet ve vakar ortadan kalkar. Bu bakımdan bu gibi hareketleden uzak olan şaka kötülenmez. Nitekim Hz. Peygamber'den şöyle rivayet edilmiştir: Muhakkak ben (de) şaka yaparım. Fakat haktan başkasını söylemem. Kişi, yanında oturan arkadaşlarını güldürmek için bazen bir söz söyler. O söz yüzünden Süreyya yıldızından daha uzak bir mesafeden cehenneme atılır. Bir de gülmek, ahiretten gâfil bulunmaya dalâlet eder. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Benim bildiğimi bilseydiniz, muhakkak çok ağlar, az gülerdiniz. Müslîm, Buhârî] Biri kardeşinin (güldüğünü görünce) şöyle sordu: Ey kardeşim! Cehenneme varacağın, Kur'an'da sana haber verildi mi? İçinizden oraya(cehenneme) uğramayacak kimse yoktur. Bu Allah katında kesinleşmiş bir hükümdür.[Meryem/71] Evet, haber verildi. Senin ateşten çıkacağına dair herhangi bir haber geldi mi? Hayır, gelmedi. O halde neden gülüyorsun? Deniliyor ki: Bu adamcağızın ölünceye kadar güldüğü görülmedi. Yusuf b. Esbat şöyle dedi: 'Hasan Basrî otuz sene gülmedi.' Denildi ki:'Ata es-Sülemî kırk sene gülmedi. Muhammed b. Vasi şöyle demiştir: 'Sen cennette ağlar bir insanı görürsen onun bu durumuna şaşmaz mısın?' Cevap olarak 'Evet' denildi. Devamla şunları söyledi: 'İşte sonucunun nereye varacağını bilmediği halde gülen bir kimsenin durumu bundan daha şaşırtıcıdır'. İşte buraya kadar söylediklerimiz gülmenin âfetleridir. Gülmenin kötü olan kısmı insanın birçok vaktini alan gülmektir. Gülmenin iyi kısmı dişler görünecek derecede tebessüm etmektir. Nitekim Hz. Peygamber'in gülmesi böyle idi. Muaviye'nin azatlısı Kasım şöyle anlatır: Bir bedevî Hz. Peygamber'e ürkek bir devenin sırtında olduğu halde gelip selâm verdi. Hz. Peygamber'e bir şey sormak için yaklaşmak istediğinde deve ürkerek kaçtı. Bu manzara karşısında ashâb-ı kîrâm güldüler. Deve ise bu huysuzluğunu bir kaç defa tekrarladı. Sonra adamcağızı düşürüp ölümüne sebebiyet verdi. 'Ey Allah'ın Resûlü! O göçebe devesinin sırtından düşüp öldü' dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Evet, fakat sizin de ağızlarınız onun kanıyla dopdolu olduğu halde! [İbn Mübârek] Alay Etmek Alay etmek haramdır. Nitekim Allah Teâlâ (c.c) Kur'an'da şöyle buyurmuştur: Onlardır ki ayetlerimizle alay ederler, inananlara gülüp geçerler. İşte o kimseler cezalarını çekeceklerdir. Allah da onlarla alay eder de farkına varamazlar. Birbirinizle alay etmeyin. Mümkün olur ki, Allah katında; alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlıdır.[Odalar s./11) Ve yine Kur'an'da ''O gün, kıyamet; herkese işlediklerinin karşılığının aynısı verilecektir''. Alay eden kimselerin her biri için cennetten bir kapı açılır. Ona 'Gel, gel' denilir. O da o kapıya (koşa koşa) gelir. Kapıya vardığında kapı yüzüne kapatılır. Sonra başka bir kapı açılır ve ona 'Gel, gel' denir. O da koşarak gelir. Kapıya vardığı zaman, yüzüne kapanır ve kendisine kapı açılıp 'gel, gel' denildiği halde ümitsizlikten kapıya gitmeyinceye kadar bu şekilde aldatılır ve kendisiyle alay edilir. [İbn Ebî dünya,(Muaz b. Cebel'den mürsel olarak)] Sırrı İfşa Etmek Sırrı açıklamak eziyet, tanıdık ve dostların hakkına karşı gösterilen gevşeklik olduğu için dinen yasaklanmıştır. Kişi konuşurken dönüp etrafına bakarsa, onun bu konuşması, konuşmasının dinleyen kimseye emanet olduğuna işaret eder.(İfşa etmesi haramdır). [Ebu Dâvud,Tirmizî] Hz. Peygamber, başka bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir: 'Aranızdaki konuşma emanettir'. [İbn Ebî Dünya, (mürsel olarak)] Yalan Vâdde Bulunmak Bu ise münafıklık alâmetlerindendir: 1. Konuştuğu zaman yalan söyler, 2. Söz verdiği vakit sözünde durmaz. 3. Kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.[Müslim,Buhari] İsmail b.Vâsıt şöyle anlatıyor: Ebubekir Sıddîk Hz. Peygamber'in ölümünden sonra hutbe okurken şöyle dedi: Bir sene önce peygamber (s.a) şimdi bulunduğum yerde durdu -sonra Ebubekir (r.a) ağladı- ve şöyle dedi: Yalandan sakınınız. Çünkü yalan, fısk (kötü,şer işler' yani günah,haram) ve fücurla beraberdir. Bunların ikisi de cehennemdedir. [İbn Mâce, Nesâî'den] Yalana İzin Verilen Yerler Yalan, bizzat kendi için değil, muhatabın veya başkasının zararına yol açtığı için haramdır. Meymun b. Mihran 'Yalan, bazı yerlerde doğrudan daha hayırlıdır'. Acaba bir kişi kılıçla başka bir insanı öldürmek için kovalıyorsa, o kovalanan insan bir eve girse, kovalayan adam sana gelip 'Sen filân kimseyi gördün mü? ' dese ne dersin? 'Hayır görmedim' demez misin? İşte bu, farz olan bir yalandır' dedi. Nitekim müslümanın kanını korumak farz (Kat'i emir) olduğu gibi, onu korumak için yalan söylemek de bu durumda iyiliktir, sevaptır. Bu bakımdan ne zaman doğruyu konuşmakta, bir zâlimin zulmünden gizlenen bir müslümanın kanının akıtılması söz konusu ise, burada yalan söylemek farz olur. Amcak kişi savaş halinde yalan söylerse, bu müstesnadır o sırada arkadaşlarının gizlendiği yerin aslını değil başka bir yeri söylemek gibi... Ümmü Gülsüm'ün rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: İki kişinin arasını düzeltmek için yalan söyleyen veya yalanı kendiliğinden katan bir kimse yalancı değildir. [Müslîm, Buhârî] Karı-koca arasını bulmak için söylenen yalan da böyledir. Bunlara benzer diğer durumlar da böyledir. Tabii ki o yalanla bir müslümanın faydasını düşünüyorsa böyledir. Malına gelince, bir zâlimin kendisini tutup malının nerede olduğunu kendisine sorması gibidir. Bu takdirde malının yerini inkâr edebilir veya emir makamlarınca görevli kendisini tutuklar, kendisiyle Allah arasında olan yaptığı bir kötülüğü kendisine sorarsa, o kötülüğü inkâr edip 'Ben zîna etmedim! Hırsızlık yapmadım! Diyebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Kim bu günahlardan bir şeyi işlerse Allah'ın örtüsüyle örtünsün! [Hâkîm]Bunun hikmeti şudur: Günahı açıklamak da ikinci bir günahtır. Bu bakımdan kişi kanını ve zulmen kendisinden alınmak istenen malını ve namusunu diliyle, yalan da olsa koruyabilir. Başkasının namusuna gelince, bir müslüman kardeşinin sırrından sorulduğu zaman inkâr edebilir, iki kişinin arasını sulh etmesi gibi, hanımlarının arasını bulması gibi. Yani kumaların her birine onu daha fazla sevdiğini belirtmesi gibi bütün bu yerlerde yalan söyleyebilir. Doğruluktan doğan mahzurun şer'an yalandan daha ağır bir mesuliyeti doğuracağını bildiği zaman yalan söyleyebilir. Eğer o maksat, doğrunun maksadından daha değersiz ise, doğru söylemek farz olur. Bazen iki şey eşit olur. Hangisinin daha şiddetli olduğuna tereddüt edilir. İşte bu takdirde doğruya meyletmek daha evlâ olur. Zira yalan, zaruretten veya önemli bir hacetten dolayı mübah olur. Eğer ihtiyacın önemli olup olmamasından şüphede ise yalanda esas olan haramlıktır. Hedeflerin durumunu idrak etmek zor olduğundan dolayı en uygunu, insanın mümkün olduğu kadar yalandan sakınmasıdır. Böylece kişinin bir ihtiyacı olduğu zaman sevap olan; garezlerini terkedip yalandan uzaklaşmasıdır. Fakat başkasının hakkı ile bağlantılı ise, başkasının hakkı hususunda müsamaha göstermek ve onu zarara uğratmak doğru olmaz. İnsanın söylediği yalanın çoğu ancak nefsinin arzularını yerine getirmek içindir. Yalanları mal ve mertebenin artması içindir. Elden kaçması mahzurlu olmayan birtakım işler içindir. Hatta kadın kocasından böbürlenmesine vesile olsun diye birtakım şeyleri hikâye eder. Kumalarını kızdırmak için yalanlar uydurur. Bu haramdır. Esmâ, bir kadının Hz. Peygamber'e şöyle sorduğunu nakleder: 'Benim bir kumam vardır. Ben onu zarara sokmak ve üzmek için kocamın yapmadıklarını abartılı bir şekilde bezeyip anlatıyorum. Acaba bundan dolayı bana bir zarar var mıdır?' Hz. Peygamber cevap olarak şöyle buyurdu: Kendine verilmeyen bir şeyi 'Bu bana verildi' diyen bir kimse, kendisine yedirilmeyen bir yemeği yemiş gibi gösteren bir kimse veya kendisinin olmadığı halde 'benimdir' diyen, yalan (ve riyânın) iki elbisesini giyen bir kimse gibidir. [Müslim, Buhari] Çocuk okula ancak vâdetmek, veya tehditte bulunmak veya yalan bir korku vermekle gidiyorsa, bu takdirde yalan söylemek mübah olur. Bu hususta haberlerde, bu tür yalanın, kulun defterine yalan olarak yazıldığı vârid olmuştur. Fakat mübah olan yalan da kulun defterine yazılır. Kul ondan dolayı hesaba çekilir. O husustaki maksadının tashihi ile sorumlu tutulur. Sonra maksadı doğru olduğundan ötürü affedilir. Çünkü yalan, ancak ıslah maksadıyla mübah kılınmıştır. Bu hususta bazen büyük bir gurur hâsıl olup katılır! Çünkü bazen insanı bu tür yalana sürükleyen, zaruri olmayan bir gaye ve geçici bir zevktir. Ancak görünürde güya bu değilmiş de, ıslah maksadı kendisini yalan söylemeye zorluyormuş gibi gösterir ve bundan dolayı da defterine bu yalan yazılır. Kim bir yalan söylerse, o ictihad tehlikesine girmiş olur! Yalan söylediği maksadın acaba şeriat nazarında doğru söylemekten daha önemli olup olmadığını bilmelidir. Bunu tefrik etmek ise gerçekten zordur. En ihtiyatlı davranış terk etmektir. Yalan söylemek farz olup terk etmesi caiz değilse, o zaman durum değişir. Nitekim yalan söylememesi bir müslümanın kanının akıtılmasına veya herhangi bir şekilde büyük bir günahın işlenmesine vesile olacaksa, o zaman yalanı terk etmek caiz olmaz. Gıybet (Dedikodu) Belli bir mümin veya zimmi kâfirin ayıbını, onu kötülemek için arkasından söylemek, gıybet olur. Gıybet, haramdır. Dinleyen, o kimseyi tanımıyorsa, gıybet olmaz.
Gıybet olunan kimse, bedeninde, nesebinde, ahlakında, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, hatta elbisesinde, evinde, hayvanında bulunan bir kusur, arkasından söylendiği zaman, bunu işitince üzülürse, gıybet olur. İyilik kastı olmaksızın duyunca üzüleceği bir sözü yüzüne karşı da söylemek yani diliyle iğnelemek, incitmek de günahtır.
Kapalı söylemek, işaret ile, hareket ile bildirmek, yazı ile bildirmek de, hep söylemek gibi gıybettir.
Bir müslümanın günahı ve kusuru söylendiğinde, hafızların, din adamlarının, (Elhamdülillah, biz böyle değiliz) demeleri, gıybetin en kötüsü olur. Birisinden bahsedilirken, (Elhamdülillah, Allah bizi hayasız yapmadı) gibi, onu kötülemek, çok çirkin gıybet olur. (Falanca kimse çok iyidir, ibadette şu kusuru olmasa, daha iyi olurdu) demek de gıybet olur. Gıybet; duyduğu zaman insanın hoşuna gitmeyen, gıyabında yapılan konuşmadır. Söylemiş olduğun şey ister bedeninde, ister soy sopunda, ister ahlâkında, ister fiilinde, ister zihninde, ister bünyesinde olsun hiçbir fark yoktur. Hatta elbisesinde, evinde ve bineğinde bile hoşuna gitmeyen bir eksikliği belirtsen yine dedikodu, kişiyi arkasından çekiştirmek olur. Bedene gelince, gözündeki zayıflığı, şaşılığı, başındaki kelliği, boyunun kısa veya uzunluğunu, renginin siyahlığı ve sarılığını belirtmek içindir. Nasıl olursa olsun, kişinin kendisiyle vasıflanabileceği düşünülen ve söylenildiği takdirde hoşuna gitmeyen her söz dedikoduya dahildir. Nesebe gelince, 'babası çiftçi, ziraatçı veya Hintlidir' veya 'hasis' veya 'ayakkabı tamircisi' veya 'çöpçü' gibi kişinin hoşuna gitmeyen herhangi bir vasfını söylemendir. Ahlâka gelince, 'O kötü ahlaklıdır, cimridir, gururludur, riyakârdır. Fazla öfkeli, korkak, aciz, zayıf kalpli, mütehevvir ve benzeri ahlaklıdır!'demek gıybettir. Dil ile fiillerine gelince, 'O hırsız, yalancı, içkici, hain, zâlim, namaz hususunda gevşek, zekat hususunda küstah veya güzel rüku yapmaz, güzel secde etmez, necasetlerden korunmaz veya anne babasına karşı itaatkar değildir veya zekâtı yerine sarf etmiyor veya zekâtı güzelce taksim etmeyi beceremiyor veya orucunu kadınlarla müstehcen konuşmaktan, gıybet yapmaktan, halkın namusuna saldırmaktan korumuyor' demek de gıybettir. Dünya ile ilgili fiiline gelince 'O az edeplidir. Halk hakkında küstahtır veya hiç kimsenin kendi üzerinde hakkı olduğunu görmediği gibi, kendi nefsinin herkeste hakkı olduğunu sanar veya fazla konuşur. Fazla yer, fazla uyur. Uyku vakti olmayan vakitlerde uyur, uygun olmayan yerlerde oturur' demek de gıybettir. Elbisesinde ise onun yenleri pek geniştir Eteği uzun, elbisesi kirlidir' demek de gıybettir. Bir grup ''Din hususunda gıybet yoktur. Çünkü din hususunda başkasını kötüleyen bir kimse Allah'ın kötülediğini kötülüyor demektir. Bu bakımdan başkasını günahlarıyla anıp o günahlardan dolayı kötülemek câizdir'' demişler ve delil olarak şu rivayeti öne sürmüşlerdir. Hz. Peygamber'e (s.a) bir kadından söz edilerek onun fazla saliha ve fazla oruç tutan olduğu söylendi. Fakat 'Kadın, diliyle komşularına eziyet veriyor' da denildi. Hz. Peygamber de cevap olarak şöyle buyurdu: O ateştedir [İbn Hibban, Hâkim] Yine Hz. Peygamberin yanında başka bir kadından söz edilerek, onun cimri olduğu söylendi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Böyle olduktan sonra onun hayrı nerede kalır? [Harâitî,(mürsel olarak)Fakat ashab-ı kirâm,Hz. Peygamberden ahkâmı sormaya muhtaç oldukları için gelip peygambere böyle şeyleri soruyorlardı. Onların maksatları sözü edilen kimseleri tenkit etmek değildi. Bizim elimizdeki delil ümmetin icmaıdır. Ümmet, başkasını, hoşuna gitmeyecek bir vasıfla anan kimsenin dedikoducu olduğunda görüş birliği içindeler. Çünkü böyle bir kimse Hz. Peygamberin gıybet tarifinde belirttiği hükme dahil olur. Bütün bu konularda doğru olduğu halde gıybet eden bir kimse dedikoducudur, Rabbine âsi gelmiştir ve kardeşinin etini yemiş gibidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz? Allah ve Resulü daha iyi bilir. Gıybet, kardeşinin hoşuna gitmediği bir vasıfla onu zikretmendir. Acaba benim dediğim kardeşimde varsa? Huzeyfe Aişe(r.a)'in şöyle dediğini rivayet eder: Aişe, Hz. Peygamber'in yanında bir kadından bahsetti ve dedi ki: 'O kısa boyludur'. Bunun üzerine Hz. Peygamber Aişe'ye şöyle dedi: Sen onun dedikodusunu yapmış oldun. [İmam Ahmet, Ebu Dâvud, Tirmizi] Âişe (r.a) Evimize bir kadın geldi. Kadın gittikten sonra elimle kadının kısa boylu oluşuna işâret ettim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) bana şöyle dedi: Kadının gıybetini yaptın! [İbn Ebi Dünya] Başkasının durumunu hikâye etmek suretiyle taklidini yapmak da gıybettir. Aksayarak yürümek veya kişinin yürüdüğü gibi yürümek gıybettir, hatta azap bakımından gıybetten daha şiddetlidir. Çünkü böyle yapmak, kişiyi anlatmakta daha tesirli olur. Hz. Peygamber, Âişe'nin başka bir kadının taklidini yaptığını gördü ve şöyle buyurdu: Bana şu kadar şu kadar verilse bile yine de bir kimsenin taklidini yapmak beni sevindirmez. Yazı ile gıybet de böyledir. Çünkü kalem de bir dildir. Bir kitabın yazarı, belli bir şahıstan bahseden kitabında onun konuşmasını çirkin gösterirse gıybet olur. Ancak konuşmayı böyle göstermeye kendini mecbur eden bir konuşma bulunursa, o zaman hüküm değişir. Müellifin 'bir kavim şöyle dedi' demesi ise, gıybete dahil olmaz. Ancak gıybet, belli bir şahsa -ister diri, isterse ölü olsun- saldırmaktan ibarettir. Gıybeti ruhsatlı kılan özürlere gelince, altı tanedir: Birincisi: zulümden şikayet etmektir; çünkü bir hakime zulmü haber veren, hıyaneti söyleyen, hasmının rüşvet aldığını haber veren bir kimse -eğer mazlum değilse- gıybet yapmış ve isyan etmiş bir kimse olur. Hakim tarafından zulme uğrayan bir kimse ise, hakimin üst makamında olan bir görevliye gidip şikayet eder ve hakimin zulmettiğini söyler; zira bu kimsenin hakkının alınması ancak bu gıybeti yapmak suretiyle mümkün olur. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Gerçek şu ki, hak sahibi olan alacaklı için söz söyleme yetkisi vardır. [Müslim, Buhari] Zengin bir kimsenin borcunu geciktirmesi zulümdür. [Müslim, Buhari] Varlıklının borcunu geciktirmesi, hem cezalandırılmasını, hem de gıybetinin yapılmasını helâl kılar. [Ebu Dâvud, Nesâî, İbn Mâce] İkincisi: Dinen yasak kötü, şer olanı engellemek, âsi bir kimseyi doğru yola çevirmektir. Ömer (r.a) kulağına Ebu Cendel'in Şam'da içki içtiği haberi geldiğinde Ebu Cendel'e şu mektubu yazdı. Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle başlarım! Hâ , Mîm! Bu kitabın indirilişi azîz ve her şeyi en iyi bilen Allat tarafındandır. O, günahı bağışlayan, tövbeleri kabul eden,ihsan sahibi olan ve azabı en şiddeti olan, Allah'tandır ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O'nadır. (Mü'min/1-2) Öner (r.a)'in bu haberi üzerine Ebu Cendel tövbe etti ve Ömer (r.a), bu haberi kendisine ulaştıranı gıybet yapmış kabul etmedi. Çünkü bu haberi ulaştıranın naksadı Ebu Cendel'in bu yaptığını ortadan kaldırması içindir. Ömer'in Ebu Cendel'e yapacağı nasihatin, başkası tarafından yapılan nasihatten, tavsiyeden daha tesirli ve faydalı olacağını umdu. Bunun mübah olması, sıhhatli ve doğru bir maksatla olmasındandır. Eğer bu sıhhatli maksat ortada mevcut değilse, böyle söylemek haram olur. Çünkü Allah Teâlâ'nın Kur'an'da bildirdiği üzere 'Dinde zorlama olmaz'. Üçüncüsü: Fetva, İçinden çıkamayacağı bilemeyeceği, çaresiz kaldığı, gücünün yetmeyeceği durumda sünnet-i seniyyeye uygun meşru yardım istemektir. Nitekim müftüye der ki: 'Babam veya eşim bana zulmetti! Bu zulümden kurtulmak için çare ve yol nedir? Bu hususta en sağlamı, târiz yoluyla sormaktır. Meselâ şöyle demelidir: 'Babası veya kardeşi veya eşi kendisine zulmeden bir kimse hakkında ne dersiniz?' Utbe'nin kızı Hind'den, (Mekke fethinde, önce kocası Süfyan, sonra da kendisi müslüman olmuştur).rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber'e şöyle demiştir: 'Kocan Ebu Süfyan çok cimri bir kimsedir. Bana ve çocuğuma yetecek kadar nafaka vermiyor. Acaba onun haberi olmaksızın onun malından alabilir miyim?' Hz. Peygamber cevap olarak şöyle buyurmuştur: Normal olarak sana ve çocuğuna yetecek kadarını al![Müslim, Buhâri]İşte Hind kendisine ve çocuğuna zulmettiğini belirtti. Buna rağmen Hz. Peygamber onu bu gıybeti yapmaktan men etmedi. Çünkü onun maksadı fetva istemekti. Dördüncüsü: Müslümanı kötü, şer işlerden korumaktır. Bu bakımdan bid'atçı vaya fasığın(günahkârın) bid'atinin ona sirayet edeceğinden korktuğun zaman, o fâsık ve bid'atçı kimsenin fısk ve bid'atini bir fakîh'e (Kur'an yolunu iyi bilene) açıklayabilirsin. Eğer seni bunu açıklamaya teşvik eden, bid'at ve fıskın sirayet etme korkusundan başka bir hedef değilse, açıklayabilirsin; zira dünya aldanma yeridir. Çünkü bazen o adama kızmak, mağdur kişiyi bu açıklamaya itebilir. Şeytan halka şefkat götermekle bu durumu örterek onu aldatabilir. Kendisine bir yardımcı edinene – eğer yardımcının hırsızlık, fâsıklık(İslâm dinine uymayan işleri) veya başka bir ayıbı biliniyorsa, onun bu kusurlarını söyleyebilirsin. Evlenmek hususunda kendisine danışılan veya emaneti bırakmak hususunda kendisine danışılan bir kimse de böyledir. Eğer danışan kişi, danışılan kişinin sadece ' Bu sana yararlı değildir' sözüyle o evlenmeyi bırakacağını biliyorsa, bu kadarla yetinip tafsilâta geçmemek farzdır ve bu kadar söylemek yeterlidir. Eğer ancak açıkça ayıbını söylemek suretiyle evlenmeyi bırakacağını biliyorsa, o vakit açıkça ayıbını söylemek suretiyle evlenmeyi bırakacağını biliyorsa, o vakit açıkça söylemek yetkisine sahiptir. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Siz fâcir bir kimseyi belirtmekten korkar mısınız, çekinir misiniz?Halk kendisini tanısın diye maskesini yırtınız. Halk ondan sakınsın, zararından korunsun diye onda bulunan kusurları söyleyin. Selef-i sâlihin derler ki: Üç sınıf vardır, onların gıybeti yoktur, onların gıybetinden günah gelmez: Zâlim idareci Bid'atçı kimse 3. Fıskını açıklayan fâsık Beşincisi: Gıybeti yapılanın, fâsıklığını açıkça yapmasıdır. Kadınımsı giyinen, kadın gibi hareket eden, meyhane açan, açıkça içki içen ve halkın malını haksızlıkla alan eden kimseler gibi..Aynı zamanda bu kimseler böyle işleri kendisine bu lâkapların takılacağından çekinmeksizin açıktan açığa yapıyor. Kendisini bu sıfatlarla anmaktan iğrenmiyorsa, açıktan işlemiş olduğu bir sıfatı kendisine atfettiğin zaman günahkâr olmazsın. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kim hayâ perdesini yüzünden atmışsa, onun gıybeti yoktur. [İbn Adîy, Ebu Şeyh]
|